Abdulkadır Öztürk Son Heykellerıyle Tem Sanat'ta
Abdulkadir Öztürk Son Eserlerini 4 Ve 31 Ocak 2011 Tarihleri Arasında Nişantaşı'nda Tem Sanat Galerisi'nde Sergileyecektir.
Başta Freud, birçok psikanalist, insanların yaşamları süresince karşılaşacakları belirli ilişkileri tanımalarını sağlamakta "şablon" hizmeti görecek olan "ön-düşünceler"le doğduklarını öne sürmüşlerdi. Bu şablonun esası, iki farklı şeyi bir araya getirme modeline dayanır. Bedende, duyguda ya da düşüncede olsun, bir şeyleri bir araya getirişimizde bilinçdışında bir "ilişki modeli"ne başvururuz. Öte yandan bu ilişki yetişkinlikle sınırlı değildir.
Bu ön-düşüncelerin sanattaki karşılığı, ilerde sanat biçimlerine uygulanacağı muhtemel olan birtakım tasarımsal modellerdir. Her sanatçının yaşamı boyunca geliştirdiği ve ödün vermemekte direndiği alegorik bakışlar söz konusudur genellikle; öğrendiği ve edindiği deneyimler bu bakış üzerinde etkili olsa da çevresinde tanık olacağı olgular, belleğine doğuştan kazınmış olan ana modeller üzerine kurulu olduğundan etkiler karşısında seçenekler üzerinden düşünmeye eğilimlidir. Tercih edeceği seçeneğin kişilik yapısı gereği olması bundandır. Değişimlere karşı dirençli olmasının nedeni de budur aslında.
Abdülkadir Öztürk'ün heykellerinde yakın zamanlara kadar tanık olduğumuz ana özellik, iki farklı malzemeden yararlanarak biçim oluşturma eğilimine sadık kalmış olmasıdır. Serpantin-pleksiglas, bronz-granit ya da bronz-taş, bronz-çelik gibi biri ötekini estetik alaşım bağlamında tamamlayıcı malzemeler, doğada hiçbir şeyin tekil olmadığı ve her şeyin çoğul bir oluşumun dönüşümlü sentezinden oluştuğu ilkesini düşündürür.
Birbirine sarılan iki figürün sevgi temasına gönderme yapan sentezini soyutçu anlayışla işlediği formlarında, bu ilkeyi üslup bağlamında da kullanır. Heykelleri için kapsayıcı bir terim olarak düşünebileceğimiz "eylem-form" ya da "ikili form" altbaşlıkları, bunu yeterince kanıtlar. Gene sanatçının kullandığı bir lejand olarak formların iç içe yaşadığı varsayımından yola çıkması, bunu kanıtlayıcı bir başka olgudur.
Onun çok sevdiği ve heykelleri için sık sık kullanmaktan hoşlandığı "idol" terimi ise, gizlici (occultist) anlamlara yönelik bakışıyla ilgilidir. Heykelin içerdiği anlamı idol bazında düşünmek, onu aynı zamanda erken çağların düşünce ağırlıklı işleviyle donatma isteğinden kaynaklanır. Yaşamının önemli bir bölümünü geçirdiği Antakya, Abdülkadir Öztürk'ün bu isteğine kaynak oluşturacak zengin bir uygarlık merkezidir.
Yaşama ve çalışma mekânını İzmir'e naklettikten sonra düzenlediği yeni sergisi, bronza döktüğü çalışmalarından oluşuyor. Bu çalışmalarında soyutçu biçim anlayışı gene ağırlıklı yerini korumakta. Ama bu kez, malzemeyi tekil bazda uygulamanın getirdiği yalınlaştırıcı form konsepti nedeniyle heykeller eğimli yüzeylere dayalı hafif döngüler çevresinde biçimleniyor. Öztürk'ün sanatını yakından bilenler için yeni bir şey değil bu. Ancak tekil bir eksen çevresinde toparlanan biçimsel oluşum, heykellere daha ileri düzeyde sade ve duru bir yapı kazandırmakta, bir noktadan başlayıp heykel formunu bütünüyle kucaklayan bir esneklik katmaktadır.
İşine gerçekten gönül vermiş sanatçı tavrı, Abdülkadir Öztürk'ün çalışmalarında yönlendirici olan temel etkendir. O nedenle bir heykelden ötekine uzanan kavrayıcı duyarlık, işlediği malzemenin biçimsel ve dokusal kompozisyonundan başlayıp içeriksel yapısına kadar bütün katmanlarında kendini ortaya koyabilmekte ve onun bundan sonraki işlerine ilgiyi de canlı tutabilmektedir.