Kamu Denetçiliği Kurumu "Gezi Parkı" Raporunu Tamamladı
Rapordan: "Sonuç olarak ülkemiz Gezi olaylarından önemli sonuçlar çıkarma durumundadır.
AYLİN SIRIKLI DAL - Kamu Denetçiliği Kurumu, Gezi Parkı odaklı olaylarda kolluğun, gösteride bulunanlara karşı hak ihlalleri ve orantısız güç kullandıkları iddiasıyla 17 kişinin yaptığı şikayetleri birleştirerek kabul etti ve raporunu tamamladı.
Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu imzalı 176 sayfalık raporda, sosyal medyanın olaylardaki rolü de irdelendi.
Olumlu yönleriyle birlikte sosyal medyanın, ifade özgürlüğünün sınırlarının aşılması, nefret duygusunu körüklemesi, özel hayatın gizliliğinin ihlali, kişisel verilerin istismarı, kara propagandanın ve dezenformasyonunun kolaylaşması, gerçek dışı içerik gibi olumsuz etkilerine de yaşanan olaylar sırasında yoğun şekilde şahit olunduğu vurgulandı.
Olaylar sırasında görsel ve basılı medya kuruluşları hakkında da kamuoyunda derin soru işaretleri oluşturan gelişmeler gözlendiği ifade edilen raporda, "Bazı televizyon kanallarının ilk günlerde yaşanan olaylara duyarsız kaldığının gözlenmesinin yanı sıra diğer bir kısım televizyon kanallarının da siyasi iktidara yönelik muhalif duruşlarını, toplumda çatışma, şiddet, kin ve nefreti körükleyen hatta suça teşvik eden yayınlar gerçekleştirmek sureti ile yansıttıkları tespit edilmiştir. Klasik medya kuruluşlarının geneli hakkında beliren, sağlıklı ve gerçek bilgiye erişim endişesi, büyük oranda sosyal medya ve internet yayımları ile giderilmiştir" tespiti yapıldı.
İnternet ve sosyal medyanın, yaşanan olayların hızlandırıcısı ve çabuklaştırıcısı olarak Türkiye'de ilk kez bu çapta kullanılır hale geldiği belirtilen raporda, Kurumun da tanık olarak dinlediği kişilerin bir bölümüne, sosyal medya üzerinden ulaştığına da dikkat çekildi.
-Polisin müdahale zorunluluğu
Raporda, "Özgürlükçü ve bireyci bakış açısından ve insan haklarının öneminden kuvvet alan modern devlet anlayışı gerekleri ve günümüz modern bilgi çağı toplumunun demokratik talepleri ve beklentileri karşısında, 1983 yılında kabul edilmiş bulunan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun lafzı ve ruhu yetersiz kalmaktadır" değerlendirmesinde bulunuldu.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Sözleşmeye taraf ülkeler ve Türkiye hakkında verdiği müteaddit mahkumiyetlerle göz yaşartıcı biber gazının kullanımı konusunda standartlar belirlediği hatırlatılan raporda, gaz kullanımının "mutlak zorunluluk, orantılılık, aşırı dozdan kaçınma, tıp doktoruna erişim, eğitim alan kişilerce uygulanması" gibi hukuka uygunluk şartlarına uygun şekilde kullanılması, aksi uygulamanın hukuka aykırılık oluşturacağının tespit edildiği aktarıldı.
Raporda, şu tespitler yapıldı:
"Kamera görüntüleri, tanık beyanları ve yetkililerle gerçekleşen görüşmelere istinaden, göstericiler veya gösterilerle ilgilisi olmayan çok geniş bir kitlenin gaz nedeni ile olumsuz etkilendiği, özellikle İstanbul İli Beyoğlu ve Beşiktaş ilçelerinde ikamet eden vatandaşların olumsuzluklar yaşadıkları, zaman zaman kolluk güçlerince makul gaz kullanım ölçüsünün aşıldığı, barışçıl amaçlı gösterilere katılanların da polis müdahalelerinden etkilendikleri, eğitim almış personelin, söz konusu mühimmatı kullanma noktasında zaman zaman zorlandıkları, tıbbi yardım konusunda ise mevzuatta münhasıran göz yaşartıcı gaza muhatap kalmış olan kişilere yönelik yardımda bulunmayı düzenleyen bir esas olmamasına rağmen kolluğun mağdur olanlara gerekli yardımda bulundukları tespit edilmiştir. Kolluğun makulü aşan davranışlarının ülkede asayişi sağlama ve kaosu önleme gayretinin sonucu olduğu gözlemlenmiştir."
-"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın"
Yüzyıllar boyunca devlet geleneğinin yönetim felsefesine hakim olan temel ilkenin "insanı yaşat ki devlet yaşasın" anlayışı olduğu vurgulanan raporda, bu ilkenin günümüzde ifade ettiği anlamın ise "geleneksel güçlü devlet" anlayışına karşın, bireyi öne çıkaran ve insanın gündelik hayatının mutlu ve huzurlu geçmesini sağlayacak düşünce yapısı olduğu vurgulandı. Raporda, şunlar kaydedildi:
"İdare hata yapma, hukuku çiğneme lüksüne hiçbir zaman sahip olamaz. İdare hata yapma lüksü olmayan, her daim hukuka bağlı hareket etmek durumunda kalan toplumda yegane güçtür. Bu anlayış sayesinde modern demokratik kamu idaresi anlayışı o toplumda yer bulmaktadır. Sonuç olarak ülkemiz Gezi Olaylarından önemli sonuçlar çıkarma durumundadır. Ülkede demokratik seçimle gelen iktidarı bu çapta kitlesel ve şiddet uygulayan, üreten kitlelerce devirmeye teşebbüs ilk kez yaşanmıştır. Bu asla kabul edilemez. Bu noktada barışçıl gösteride bulunanları ayrık tuttuğumuzu hemen ifade etmeliyiz.
Gezi olaylarıyla ülkenin sosyal, kültürel, çevresel, tarihi açıdan zarar gördüğü yadsınamaz. Kamusal yarar kişisel yararlardan önce gelir. Ülke ekonomisinin zayıflaması, sokak muhalefeti ile yönetimin devrilmesi, gösteri yapmayan, ülkede üreten ve tüketen milyonların zararınadır. Bu gerçek unutulmamalıdır. Bu nedenle toplumsal barışı ve kamu yararı için asayişi sağlamak da ötelenemez.
Barışçıl bir anlayışla başlayan, daha sonra ideolojik bir zeminde şiddete dönüşerek yaygınlaşan bu kitlesel sokak eylemleri ve kalkışma eylemlerine, demokratik yoldan gelen iktidarın meşru yollarla önlem alması, demokrasinin ve hukukun gereği olduğu hususu da unutulmamalıdır. Bunlar göz ardı edilerek sadece insan hakları ihlallerinin olduğunu ifade edip eleştiri getirmek hakkaniyete uygun olmayacaktır."
Raporda, devlet organlarının kamu yetkisini kullanırken her şartta hukuka uymak mecburiyetinde oldukları vurgulanarak, olaylar esnasında, göstericiler arasına karışan bir dizi birey ve birey grubunun yol açtığı şiddet ve suç olaylarının yaşandığı belirtildi.
Kamu Denetçiliği Kurumunun raporunda, şu değerlendirmeler yapıldı:
"Sürece müdahil oldukları bilinen aşırı grupların ve terör örgütlerinin, meşru protestoları bahane ederek, siyasi anlamda öne çıkan bir dizi kamu binasını işgal ederek kamu düzenini felç edip, bir halk ayaklanması gerçekleştirmeye ve böylece hükümeti devirmeye çalıştıkları müteaddit ses ve görüntü kayıtları ile tespit edilmiştir. Gösterici kimliği altında toplumu terörize eden, hukuka ve vicdana son derece muhalif şiddet ve suç işleyen bu kişiler, toplumun vicdanında her zaman kınanmaya mahkumdur. Kolluk yetkisi kullanan kurum ve kişilerin maruz kalmış oldukları bu saldırılar, şiddet olayları hiçbir hukuk ve vicdan ilmeğinde haklılık bulamayacaktır. Ama yaşanan bu şiddetin ve suç eylemlerinin vahameti ve cesameti, idarenin hukuka bağlı kalma noktasındaki inancını asla sarsmamalıdır. Yaşanan olaylar sadedinde, idare, bireylerden kaynaklanan en hukuk dışı durumlara bile hukukun çizdiği sınırlar içinde mukabele etmek zorunda olan tek toplumsal güçtür."
-Polisin zorlukları
Polislerin yaşadığı zorluklar ve sıkıntıların da irdelendiği raporda, strese açık bir meslek grubu olması sebebiyle, toplumsal olay polisinde zamanla şiddete meyilin ortaya çıktığı kaydedildi.
Çalışma şartlarının saat bağlamında belirsizliği, izinlerin ve dinlenme zamanlarının sürekli kesintiye uğraması, ikinci bir emre kadar hazır bekleme, toplumsal olay öncesi uzun süre olay yerinde beklemenin, toplumsal olay polisinde stres oluşturan sebepler arasında sayıldığı raporda, şunlara yer verildi:
"Emniyette bazı birimlerin bir sürgün yeri olarak görülmesi veya algılanması personelin yaptığı işin önemine inanmasının sağlanamaması ve dolayısıyla iç mutluluğunun sağlanamamış olması stres üreten bir başka etken olarak sıralanabilir. Burada söz konusu stresi üreten en büyük faktörün, polis amirlerinin aşırı temkinli yaklaşım göstererek, toplumsal olayların yönetimi konusundaki mevzuat hükümlerini, emri altındaki polis görevlileri açısından keyfi uygulamak olduğu görülmektedir. Özellikle emniyet teşkilatında uygulanan ikinci bir emre kadar görevden ayrılmanın yasaklanması uygulaması bu keyfiliğe örnek oluşturmaktadır. Uzun ve belli olmayan çalışma süresi emniyet personeli üzerinde son derece yaygın bir yılgınlık üretmektedir.
Toplumsal olay polisinin aynı mesleği yapan memurlar arasında dezavantajlı konumda görülmesi, personel arasında kayırmacılık iddiaları, hiçbir vasfı olmayan işe yaramayanların bu birime gönderildiği yer olarak algılanması, stres oluşturan diğer bir sebep olduğu gözlenmektedir. Sürekli tahkikat geçirme endişesi, sürekli kameralara muhatap olma, kanuni görevini yerine getirirken kameralar tarafından sanki bir suçlu konumda sunulması da önemli bir stres nedeni olarak görülmektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki toplumsal olaylara müdahale görevinde bazı zamanlar polis haksız ithamlara hedef olmaktadır. Medyaya yansıyan olaylar zaman zaman polisin şevkini bozmaktadır. Polisin sadece mevzuata göre başvurmak zorunda kaldığı bir dizi tedbir hakkında, bu konuları düzenleyen mevzuat hükümlerinin medya ve halk tarafından tam olarak bilinmemesi nedeni ile yanlış değerlendirmeler yapılabilmektedir. Çevik kuvvetin sürekli olarak zor şartlar altında, hafta sonu izninde sabahın erken saatlerinde görev alması ve bundan hiçbir ek gelirinin olmaması profesyonel olarak güvenlik hizmeti sunma anlayışından uzaklaşmasına, psikolojik ve fiziksel olarak daha fazla yıpranmasına yol açmaktadır. Çevik kuvvetin genel yaş ortalamasının genç olması, çevik kuvvet personelini tahrik ve provokasyona yatkın hale getirmektedir. Çalışma esnasında ya da dinlenme ortamlarında, sürekli kalabalık gruplar halinde bulunmaları grup psikolojisine daha kolay girmelerine ve grup psikolojisiyle hareket etmeye daha açık olmalarına bir neden teşkil etmektedir."
-Bireylerin sorumlulukları
Ne kadar masum ne kadar kitle psikolojisinin altında galeyana gelmiş, ne kadar siyasi iktidarın politikalarından etkilenip, siyasi sisteme inancını yitirmiş olursa olsun herkesin, demokratik hukuk kurallarına uymakla mükellef olduğu vurgulanan raporda, şu tespitler yapıldı:
"Hukuk kurallarını ihlal etmenin hiçbir mazereti olamaz. Burada kastedilen hukuk kuralları, siyasi arenaya ait politik tutumları belirleyen ilkeler olmayıp, araç, bina yakmamak, insan yaralamamak gibi objektif nesnel ilkelerdir. Bu açıdan başvuru konusu olaylara yaklaşıldığında, bilinç, eğitim ve gelir itibari ile toplumun öne çıkan kesimlerinden gelmiş olmalarına rağmen göstericilerin önemli bir kısmının hukuk kurallarını çiğnediklerini görmekteyiz. Suç işleyerek veya hukuk kuralarını ihlal ederek, meşru bir ifade açıklaması ve toplanma özgürlüğü veya genel olarak hak arama mücadelesi yürütülemez.
Yaşanan olayların gölgesinde özellikle altı çizilmesi gereken bir husus; Türk toplumunun, her anlamda değişim, gelişim ve ilerlemeye dayalı dinamik bir karakter sergilemekte olduğu, buna paralel olarak bireylerin vatandaşlık bilincinin de gelişmekte olduğu, artık temel hak ve özgürlüklerine güçlü şekilde sahip çıkan ve bunların mücadelesini veren, yüksek kamu hizmeti standartları talep eden ama aynı zamanda bu standartların oluşumunda ve hayata geçirilmesinde aktif rol alan, bu yönde örgütlenen yeni bir birey ve vatandaşlık kimliğinin oluşmakta olduğu görülmektedir. Günümüz dinamik toplumsal yapılarını yönetme iddiasındaki idarelerin hizmet anlayışı bu değişime ayak uydurmak, modern yönetim anlayışı gereği karar alım mekanizmalarına bireyin ve sivil toplumun siyasi, ekonomik, şehircilik, planlama, çevre vs. konularda karar alım mekanizmalarına katılımını öngörmek; kararlarla uygulamaların adil ve etkin olmasını temin etmekle sorumludur. Kamu idaresi bu noktada örgütsel ve fonksiyonel reform adımları atmakla yükümlüdür. Bu bağlamda, Türkiye, Avrupa Birliği katılım sürecinin ve diğer uluslararası ve bölgesel organizasyonların yükümlülüklerinden kaynaklanan sorumluluklarının bilinci ile hareket ederek, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da temel hak ve hürriyetlerin korunması ve geliştirilmesi mekanizmalarını kararlılıkla kurumsallaştırmaya çalışmalıdır."
- Ankara