Tarihin En Etkili Futbolcusu: Bosman
Maradona, Ronaldo, Messi... Hiç biri futbol dünyasında, sıradan bir futbolcu olan Jean-Marc Bosman’ın yarattığı etkiyi yaratamadı.
Galiba futbol, hukuku hiç sevmedi. Hep kendine özel muamele ve özerk bir alan istedi. Aslında Avrupa Birliği'nin başlangıçta niyeti de bu yöndeydi. Spora, tıpkı kültür ve eğitim gibi farklı bir pencereden bakılması düşünülmüştü. Ama bunun profesyonel spor dallarında pek mümkün olmadığı 1974'te Walrave ve Koch'un açtığı davayla tartışmaya yer bırakmayacak şekilde anlaşıldı. Spor yönetimlerine kısmi bir özerk alan bırakılsa da profesyonel sporların bir endüstri, üstelik büyük bir endüstri olduğu tescillendi.
Avrupa Adalet Divanı(ECJ), her zaman spora daha fazla özgürlük tanımaya ve AB etkisini sınırlandırmaya çalıştı. Spor için özel kurallar ya da yasaklamalar sporun temel bileşenlerini koruduğu olduğu sürece her zaman kabul edilebilir olarak değerlendirildi. Sporun yönetim organizasyonlarına yeni kurallarla durumu düzelterek mahkemeyle karşı karşıya gelmekten kaçınma şansı her zaman tanındı. Ama temel meselelerde Avrupa Adalet Divanı her zaman AB hukukunu uyguladı.
Parayı verenin 'hukuk' anlayışı
Futbol ve hukuk denince akla gelen ilk büyük dava "Eastham vs. Newcastle" oluyor. İngiltere'de bir tabela derneği olmayıp gerçekten işleyen 'Profesyonel Futbolcular Derneği'nin önayak olmasıyla George Eastham'ın açtığı dava çok şeyi değiştirdi. Benzer, hatta daha büyük çapta bir etkiyi yaratan dava ise sonuçlarının hala tam olarak algılanamadığı ve sarsıntısının daha ne kadar süreceğini kestirmenin pek de kolay olmadığı ünlü Bosman davası. UEFA ve FIFA, çıkan bu karara uzun süre direnmeye ve alanını özerk tutmaya çalıştı.
Bu ayak diremeden bıkan AB "sizi bu topraklarda yaşatmam"ı demek zorunda kaldı. Bu rest görülemeyince masaya oturuldu ve yönetmelikler AB'nin uygun gördüğü şekilde değişti. Artık futbolcular daha da özgürdü. Avrupa futbolunun çehresi değişmeye başladı. Bosman kararı ve değişen kurallar sonucunda transfer piyasasının dinamiklerinin AB'nin beklentisinin neredeyse tam tersi yönde işlemesi ise ironik.
Bosman kararıyla oyuncuların hareket gücünün arttığını düşünen AB, böylece transfer ücretlerinin de düşeceğini ve kulüplerin genç oyuncuların eğitimine daha fazla kaynak ayırma imkanı bulacağını umuyordu ama işleyiş tam tersi yönde oldu. Kulüpler, futbolcuların kendileri için ne kadar önemli ve değerli insanlar olduğunu bu kararın ardından anlayıverdiler ve tedbirlerini almaya çalıştılar. Futbolun büyüyen ekonomisi ile birlikte hem oyuncu ücretlerinde hem de transfer bedellerinde büyük bir artış yaşandı. Ancak yine de gerçekleşen transferlerin çoğunun bedelsiz olduğunu, krema tabakasını geçtikten sonraki kısımda pek çok oyuncunun Bosman kararından faydalanarak bedelsiz transfer yaptığını da belirtmeli.
Bosman'ın temelde değiştirdiği, futbolcuya da her insanın olduğu gibi bir sözleşme bittiğinde istediği seçimi yapabilme hakkının tanıması. Daha önce Eastham kararında da altı çizilmiş olan bu gereklilik, futbol yönetimlerinin insan haklarına aykırı bu davranışta ısrarda diretmesi ve parayı ellerinde tutan olmanın verdiği güçle ötelenmiş veya tuhaf sınırlandırmalarla kağıt üzerinde kalmıştı.
Normal ilişkilerde iki taraf arasındaki bir sözleşme sona erdiğinde taraflar için üç seçenek vardır: Birbirleriyle yeni bir sözleşme yapmak, başka bir tarafla yeni sözleşme yapmak veya o işi artık yapmamak. Ancak futbolcular için ikinci seçenek söz konusu değildi. Futbolcunun kaderi, sözleşmesi bitmiş bile olsa yöneticilerin iki dudağı arasındaydı. Kulübün 'ya benimsin ya toprağın' demesinin önünde hiç bir engel yoktu, istediği futbolcunun futbol hayatını durdurabiliyordu. Bu da pek çok yerde 'boş sözleşmeye imza' geleneğini doğurmuştu. O boş sözleşmelere atıldığıyla övünülen çoğu imzanın kaynağı taraftar ya da renk aşkı değil, yönetimi kızdırma korkusuydu.
Sözleşmesi bitmiş oyuncu için iki kulübün anlaşamaması halindeyse federasyon ya da UEFA bir ücret belirlerdi. Ancak kulüp bu bedeli kabul etmeyip oyuncuyu satmama hakkına hala sahipti.
Bosman'ın imzası
Ortalama bir oyuncu olan Jean-Marc Bosman, belki de futbol dünyasına en büyük denilebilecek oyuncuların toplamından bile daha büyük bir imza attı. RC Liege, tutmaya pek istekli değildi ve sözleşmesinin bitiminde Bosman'a önerilebilecek mininmum ücreti teklif etti. Bunun üzerine Bosman, Fransa ikinci lig ekibi USL Dunkirque ile anlaştı. Liege'e bonservis bedeli ödenmesi de kabul edilmişti ama Liege ile Dunkirque'nin bedel sorununu çözememesi sonucu kulübü Liege, Bosman'ın lisansını askıya aldı.
Bu süre iki yıla kadar uzayabiliyor ve futbolcu bu süre boyunca futbol oynayamıyordu. Şuna benzetebiliriz: İş yeriniz size asgari ücretle çalışmanızı teklif ediyor ve başka bir işe geçmek isterseniz iki yıl boyunca hiçbir yerde çalışamazsınız!
Bosman bunu reddetti ve mahkemeye gitti. Aslında durum kendisi için daha kötüleşmişti, davanın sonuçlanmasını beklerken üç yıl boyunca Belçika ve Fransa'da amatör kulüplerde oynayarak formunu korumaya çalıştı. Sonra tamamen bıraktı ve bir daha futbola dönmedi. Dava sürüyordu.
Dava öncesi adli danışman Carl Otto Lenz, Avrupa Adalet Divanı'na 20 Eylül 1995 günü gönderdiği raporunda futboldaki transfer sisteminin tamamen illegal ve hem hukukun hem sporun temel amaçlarını zedeler nitelikte olduğunu görüşünü sunmuştu. Bosman'ın avukatı Jean-Luis Dupont ise mahkemede AB anlaşmasındaki üç madde üzerinde durdu. 48. ile çalışanların serbest dolaşım hakkı tanınmıştı ve 85. ile 86. gücü elinde tutan işverenlerin çalışanların haklarına tecavüz etmemesini amaçlıyordu. Ayrıca, futboldaki kuralların Bosman'ın bir başka ülkede iş bulma hakkını kısıtladığı, 'üç yabancı' sınırlamasının 48.2 ve 48.3 ile belirlenmiş AB vatandaşlarının bir başka AB ülkesinde çalışma hakkına aykırı olduğu vurgulandı.
Dava sürecinde kurdukları insan haklarına ve hukuka aykırı düzenin değişmesini istemeyen federasyonlar, UEFA ve FIFA da mahkemeye görüşlerini iletti. Ancak mahkeme tüm bu görüşleri reeddetti, olayda Bosman'ı haklı buldu ve daha da ötesi, "kulüplerin kararı bir geçiş dönemi olmadan derhal uygulayacaklarını" kararında özellikle belirtti. Daha sonradan gelen 5 yıllık geçiş süreci talebini de reddetti. Bu arada kararda ilginç bir nokta, ülke içi transferler için bir düzenleme yapılmayıp yalnızca uluslararası transferlerin dikkate alınmasıydı.
İlk tepkiler
Tepkilerin en dikkat çekeni Almanya'dan geldi. Alman kulüpleri güçsüzleşeceklerini ve kurulan yapının çökeceğini düşünüyorlardı. Kulüpler arasında eski düzenin devamı için bir 'centilmenlik anlaşması' bile tartışıldı, her kulüp en fazla üç Alman olmayan oyuncuya sahada yer verecekti ama hayata geçmedi. Çünkü her hangi bir oyuncunun açacağı ilk davada çok zor durumda kalabilirlerdi. Yine de 95/96 sezonunun sonuna kadar üç yabancı kuralına bağlı kalındı.
Birmingham menajeri Barry Fry ise 18 Şubat 1996 günü The Independent'a verdiği demeçte "Genç oyuncular artık bizim için bir değer olmaktan çıkıyor. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusunu yetiştirebiliriz ama 18'ine geldiği anda elini kolunu sallaya sallaya istediği yere gidebilir" diyordu ki bu görüş pek çok meslektaşınca da paylaşılacaktı. Pratikte yaşananlar da bu eleştirinin işaret ettiği yönde gidildiğini gösteriyor.
Aynı gün Independent'ta Borussia Dortmund başkanı Rainer Rauball da Avrupa Adalet Divanı'nın ülke içi transferler için ayrıca karar almasına gerek olmadığını söylüyordu: "Hiç fark etmez, bir 'Alman Bosman' iş mahkemesine gider gitmez davayı kazanır". Bu sözler, yeni yargı kararlarının çıkacağının da habercisiydi.
Tüm bu görüşleri derleyen Independent'tan Paul Trow'un öngörüsü ise şöyleydi: Ligler arasındaki farklar daha da açılacak. İngiliz Ligi ve İspanya Ligi gibileri daha da güçlenirken Belçika ve Hollanda gibi ligler yetenekli oyuncularını elinde tutamayacak ve zayıflayacak.
Spor hukukçularının tahminleri
İngiltere'deki profesyonel futbol hukuğu üzerine yazan Schamberger, 1999'da Bosman kararının tamamen uygulanması halinde taraftarların oyuna ilgisinin azalacağını yazıyordu. Yerel oyuncuların kulüple taraftarın kurduğu aidiyetin önemli bir parçası olduğunu belirten Schamberger, seyircinin o şehirle hiç bir bağı olmayan oyunculara ilgi göstermeyeceğini söylüyordu. Yabancı oyuncu sayısında bir sınırlama olmasının futbolun popülerliğini sürdürebilmesinin tek şansı olduğunda ısrarcıydı.
Will ise transfer kısmını özellikle eleştiriyor, Bosman gibi davaların çok rastlanmadığını ve bunların her birinin kendisi özelinde çözülmesinin daha doğru olacağını söylerken, eski kuraldan yararlanan özellikle küçük kulüplerin zarar göreceğini belirtiyordu.
McArdle 2000'de daha da ileri götürüyordu endişeleri: "Önümüzdeki 20 yıl içinde pek çok kulübün kapandığını göreceğiz. Küçük kulüplerin en büyük gelir kaynağı yok oluyor. Büyükler için küçükler feda ediliyor."
Roger G. Noll ise biraz daha farklı bakıyordu. 1997'de takımların daha da enternasyonal olacağında ve büyük kulüplerin en iyileri toplayacağında hemfikirdi. Ama Noll, Avrupa'daki rekabetin daha da güçlenerek gelecekte sistemde değişiklik yaşanacağını ve Kuzey Amerika'da olduğu gibi düşmenin olmadığı kapalı lig sistemine geçileceğini ön görüyordu.
Bosman'ın avukatı Dupont ise en önemli değişikliğin oyuncuların sözleşmelerinde olacağını vurgulamıştı. Oyuncuların da gelecek garantisi istediğini belirten Dupont kulüplerin de ellerindeki iyi oyunculara daha uzun süreli ve daha iyi şartlarda sözleşmeler sunacağını, çünkü sözleşme bittiğinde oyuncuyu ve yatırımlarını kaybetme riskinden kaçınmak isteyeceklerini söylemişti.
Sonrası
Bosman davasının sonucu belki tüm futbol alemi için bir şoktu ama bunun geleceğinin işareti daha öncesinde de çokça gelmişti. Örneğin Weatherill 1989'da "Futbolun organizasyonu Roma Anlaşması ile pek çok çelişki barındırıyor. AB'nin temel tutumu daha çekici ve rantabl bir mücadele için çok faydalı ama oyunun mevcut düzeni için de bir tehdit" diye yazmıştı. 1993'te AB Komisyonu tarafından hazırlanan bir rapor da tarafların çok az işbirliği yapmasına karşın AB yasalarının sporu etkilemeye başladığını ve etkileyeceğini vurgulamıştı.
Ancak futbolun içindekiler bu gerçeği göremediler veya görmek istemediler. Kararın bu şekilde çıkacağı çok net bir biçimde belliyken bile karar açıklandığında hepsi 'şokta olduklarını' belirtiyordu. O kadar gerçekten uzaktılar ki uzun süre kararın uygulanmaması için diretmeye çalıştılar ve futbolun ayrı bir hukuk düzenine tabi olmasını istediler. Aradan geçen beş yılda mahkemelerin zorunlu kılmadığı neredeyse hiç bir şeyi yapmadılar. Sonunda AB komisyonu üyesi Padraig Flynn, masaya yumruğu çok sert vurmak zorunda kaldı: "Hiç kimse AB yasalarının üstünde değildir. Birliğin parçası hiç bir devlet de AB yasalarının üzerinde değildir. Bir organizasyon(UEFA) kurup orada kafanıza göre uydurduğunuz kurallarla yaşamanıza izin vermeyeceğiz!"
Ve FIFA, AB ile masaya oturmak zorunda kaldı. Transfer sistemi AB'nin istediği biçimde değiştirildi. Serbest dolaşım AB'nin üzerine titrediği bir noktaydı ve spor da buna uymalıydı. Üstelik AB bu sayede transfer maliyetlerinin bir kısmının ortadan kalkacağına ve böylece oyuncuların eğitimine daha fazla kaynak ayrılabileceğine inanıyordu. ECJ, bazen ekonomik yasalarla uyuşmasa da futbolun yerleşmiş geleneklerine saygı göstermeye gayret ediyor, tamamen ticari olan davalardakinden daha farklı seçenekleri de göz önünde bulunduruyordu.
Bosman Kararı pek çok noktayı da açıkta bırakmıştı. Örneğin dönemin Dortmund başkanı Rauball'ın altını çizdiği bir ülkeden diğerine transfer ile ülke içi transferlerdeki fark… Pratikte çok sorun çıkacağı düşünülüyordu ama pek öyle olmadı. ECJ'nin açık bıraktığı bu noktaya her ülke farklı yaklaşsa da aynı noktaya gelindi. İngiltere'de tek bir futbolcunun bile mahkemeye gitmesine gerek kalmadan federasyon karara uyumlu düzenlemeleri yaparken, Almanya'da Bosman Kararı'ndan bir yıl sonra Kienass-Urteil davasının açılması gerekti. Şu kesindi ki Bosman son dava olmayacaktı.