Yeni adli yıl başladı! Törende kritik mesajlar

Haberin Videosunu İzlemek İçin Tıklayın
Son Güncelleme:

Yargıtay'da İsmail Rüştü Cirit Konferans Salonu'nda yeni adli yılın açılışı dolayısıyla tören düzenlendi. Törende konuşma yapan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, "Terörsüz Türkiye" sürecine değinerek, "İnanıyorum ki yargımızın tüm paydaşları da bu sürece gerekli katkıyı vereceklerdir" dedi. TBB Başkanı Sağkan ise, "Vakit geçirilmeksizin herkes için eşit uygulanabilecek yeni bir infaz kanunu hayata geçirilmelidir" ifadelerini kullandı.

Yargıda "toplu izin kullanımı" anlamına gelen ve 20 Temmuz'da başlayan adli tatil sona erdi. 2026-2027 adli yılı bugün itibarıyla başladı. Adli Yıl açılış töreni Yargıtay'daki İsmail Rüştü Cirit Konferans Salonu'nda yapıldı. Tören, saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başladı. 

Törende konuşma yapan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, "Cezaların infazı başlı başına büyük bir sorun teşkil etmektedir. Vakit geçirilmeksizin infazın temel ilkeleri ve amaçları doğrultusunda; insan haysiyetine yakışır, etkili yargısal denetime açık, adil bir gözden geçirme mekanizması içeren, herkes için eşit uygulanabilecek yeni bir infaz kanunu hayata geçirilmelidir" dedi.

DİKKAT ÇEKEN İSİMLER AYNI KAREDE

Törene Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve Ankara Milletvekili Fuat Oktay, Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan ve hukuk camiası katıldı.

Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliği'nin genelgesiyle 20 Temmuz'da başlayan adli tatil boyunca, adliyelerde görev yapan nöbetçi mahkemeler, tutuklusu olan ve acil nitelik taşıyan davalara baktı. Yüksek yargı organları Danıştay ve Yargıtay'da da bu süreçte nöbetçi heyetler görev yaptı. Anayasa Mahkemesi ise adli tatil kapsamında yer almadı.

TBB BAŞKANI SAĞKAN'IN KONUŞMASININ SATIR BAŞLARI

Erinç Sağkan'ın konuşması şöyle: 

"Terörün ülkemiz gündeminden çıkarılması ve toplumsal bütünleşmenin sağlanmasına yönelik iradenin; çatışma ve ihtilafların hukuk yoluyla geride bırakılabilmesi bakımından tarihsel bir imkân olduğunu belirtmek gerekir. Zira yaklaşık kırk yıldır devam eden terör süreci, yalnızca şehitlerimiz ve sivil kayıplarımız gibi korkunç sonuçlarıyla değil; aynı zamanda demokrasimizde ve hukuk pratiğimizde de derin krizlere yol açmasıyla bu yönde belirleyici olmuştur. 

Terörle mücadele gerekçesiyle kamusal yetkiler alabildiğine genişletilmiş; olağanüstü hallerle başa çıkmanın yöntemleri kurumsallaştırılarak adeta olağanlaştırılmıştır. Yine aynı dönemde suç kavramının anlamı da değişmiştir. Siyasi, ekonomik, toplumsal ve çevresel alanları içine alan çok daha geniş bir tehdit ve tehlike anlayışı ceza hukukunun merkezine yerleşmiş; böylelikle olağanüstü önlemler almak ve güç kullanmak daha kolay meşrulaştırılmıştır.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan

"SADECE SİLAHLAR SUSMADI, DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNİN TAM İNŞASI"

Tam da bu nedenle bugün önümüzde duran meselenin, sadece silahların susması olarak değil; aynı zamanda demokratik hukuk devletinin tam manasıyla inşası ve toplumsal bütünleşmenin hukuk aracılığıyla tesisi olarak görülmesi gerektiğini önemle belirtmek isterim. Evet, siyasi iradeler çatışma süreçlerini sona erdirebilirler. Ancak toplumsal bütünleşme ve bunun kalıcı olması, yurttaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına alan bir hukuk düzenini gerektirir. Toplumsal barışın güçlenmesi ve şiddetin kalıcı biçimde sona ermesi hepimizin ortak arzusudur. Böylesine tarihi sonuçlar doğuracak bir sürecin hukuki zemininin de açık, öngörülebilir, denetlenebilir ve anayasal ilkelerle uyumlu olması beklenir. Bu sorumlulukla ifade etmek isterim ki; böyle bir düzenlemeyi kalıcı kılacak olan vaatlerden öte, taşıdığı hukuki sağlamlık ve hukuk devleti güvencesidir.

Türkiye Barolar Birliği olarak Yüce Meclis çatısı altında kurulan komisyonda görüş ve önerilerimizi ifade etme şansı bulmuştuk. Bunların bir bölümünün komisyon raporuna yansıdığını da gördük. Bundan sonraki aşamada da ulus-devlet anlayışı ve üniter yapı içerisinde kalıcı toplumsal bütünleşmenin hukukun güvencesi altında tesisi için kurumsal birikimimizle katkı sunmaya hazır olduğumuzu önemle belirtmek isterim.

"DÜNYANIN İÇİNDE BULUNDUĞU HAL, EVRENSEL HUKUKA BAĞLILIĞIN SAMİMİYETİNİ SINAMAKTA"

Sayın Cumhurbaşkanı Vekilim; dünyanın içinde bulunduğu hal, yaşanan büyük acılar, savaşlar ve adaletsizlikler evrensel hukuka bağlılığın samimiyetini her defasında yeniden sınamaktayken; insanlığın ortak vicdanının yaralandığı bu dönemde sınanan yalnızca milyonlarca masum değil, İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden “Bir daha asla!” cümlesiyle kurulan uluslararası hukuk düzeninin bizzat kendisidir. İşte böyle bir dönemde uluslararası insancıl hukuku ve barışı savunmak, bu kapsamda etkili rol alabilmek —az önce de ifade ettiğim üzere— tarih önünde kayda değer bir duruş olmakla birlikte; bu tutum, kendi hukuk sistemimizi tam anlamıyla bağımsız bir yapıya büründürmek, evrensel hukuk kurallarına tam riayet etmek ve eksiksiz demokrasiyle anlam kazanır. 

Bu kapsamda ülkemizin demokratik kültürünün, hukuk ve yargı düzeninin güçlendirilmesini temel görevlerimizden biri olarak kabul ettiğimiz için bu kürsüden hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı bakımından yanlış gördüğümüz uygulamaları da konuşmayı, adaletin sorunlarını erklerin huzurunda dile getirmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz.

"HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ"

Hukukun üstünlüğü, devletin hukuk üretme kudretinden önce kendi koyduğu hukuka bağlı kalabilme iradesini ifade eder. Hukukun üstünlüğünün başat göstergesi; yurttaşa hangi kuralların konulduğu kadar, iktidarın da hangi sınırlar içerisinde tutulduğudur. Devletin kendi gücüne hukuk eliyle sınır çizebilmesi, demokratik düzenin en ileri olgunluk ölçütlerinden biridir. Bunun en önemli göstergesi ise kuşkusuz bağımsız yargı kararlarına riayettir. Adalet; yargı kararının verilmesi kadar, uygulanmasıyla varlık kazanır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının gereğinin yerine getirilmesi; kamu makamlarının takdirine bırakılmış bir tercih değil, Anayasa’nın ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerin yüklediği hukuki bir yükümlülüktür. Anayasa’nın bağlayıcı kıldığı bir hükmün uygulanması tercihlere, siyasi değerlendirmelere veya kararın sonucuna göre değişemez. Aksi halde tartışma tek bir yargı kararını aşar, Anayasa’nın devlet düzeni içindeki anlamının sorgulanmasına kadar uzanır.

Yargı sistemimiz bakımından son dönemde en çok öne çıkan bir diğer husus; kişi özgürlüğünü sınırlayan bir ceza muhakemesi işlemi olarak tutuklama tedbirinin ve tutuklamaya alternatif oluşturmak amacıyla düzenlenen bazı adli kontrol tedbirlerinin, kanunda yazılı koşullar dikkate alınmadan ve ölçüsüz şekilde adeta birer ceza ve yaptırım aracı olarak kullanılmasıdır. Gözlemlerimiz, ceza muhakemesi yargılama süreçleri ile infazın iç içe geçtiği yönündedir.

"YENİ İNFAZ KANUNU HAYATA GEÇİRİLMELİ"

Ceza soruşturmalarındaki gizlilik ilkesinin bizzat kamu makamları tarafından ihlal edilmesi; kişilerin lekelenmeme hakkını ve masumiyet karinesini ağır derecede zedelemekte, toplum nezdinde itibarsızlaştırılmalarına ve damgalanmalarına neden olmaktadır. Bu tür hukuka aykırı uygulamalar, ceza adalet sistemine karşı derin ve yaygın bir güvensizlik oluşturmaktadır.

Cezaların infazı ise başlı başına büyük bir sorun teşkil etmektedir. Sık değiştirilen mevzuat ve idare gözlem kurullarının özellikle soyut kararları mağduriyetler yaratmakta; sistem, infazda eşitlik temelinden uzaklaştığı gibi cezalandırmanın en önemli amaçlarından olan caydırıcılık unsurunu da etkisizleştirmektedir. Vakit geçirilmeksizin infazın temel ilkeleri ve amaçları doğrultusunda; insan haysiyetine yakışır, etkili yargısal denetime açık, adil bir gözden geçirme mekanizması içeren, herkes için eşit uygulanabilecek ve yaşanan mağduriyetleri de giderecek yeni bir infaz kanunu hayata geçirilmelidir.

"İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ TEMEL HAKLARDANDIR"

Bireylerin düşüncelerini özgürce açıklayabilmesi ve yayabilmesi anlamında ifade özgürlüğü temel haklardan olup, çekirdek özü her koşulda korunmalıdır. Ülkemizdeki ifade hürriyetini ilgilendiren yargı pratikleri; özgürlük alanlarını genişleten ve koruyan değil, aksine daraltan ve baskılayan bir noktaya varmıştır. Özellikle Türk Ceza Kanunu'ndaki “Kamu Barışına Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenen suç tiplerine dair yargısal süreçlerdeki bazı uygulamalar, ifade hürriyetinin üzerinde büyük bir baskıya dönüşerek “izin verilen düşünce” ve “izin verilmeyen düşünce” ayrımına işaret etmektedir.

Az önce de belirttiğim üzere koruma tedbirlerinin cezalandırmaya dönük biçimde uygulanması, tahliye kararına dahi tahammülün bulunmadığı algısı yaratan ve “hatalı bir değerlendirme” diyerek geçiştiremeyeceğimiz açık hukuka aykırı uygulamalar; düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında toplumun önemli bir kesimi üzerinde baskı ve kaygı yaratmaktadır.

"ADALETE DUYULAN GÜVEN"

Sayın Cumhurbaşkanı Vekilim; bugün Türkiye'de üzerinde ciddiyetle durmamız gereken sorunlardan biri de siyasetin dili ile yargının dilinin giderek birbirine yaklaşmasıdır. Siyasi ihtilafların duruşma salonlarına taşındığı, yargısal süreçlerin hukuki gerekçelerinden çok siyasi sonuçları üzerinden okunduğu bir iklim, adalete duyulan güveni sarsmaktadır. Yargısal kararların hukuki anlamlarından ziyade kime yaradığı, kimi etkilediği, hangi siyasi sonucu doğuracağı daha fazla konuşulmaktadır. Böylesi dönemlerde kararın gerekçesi değil, kararın arkasındaki irade aranmaya başlanmaktadır. İşte yargının araçsallaştığı algısının doğmasına sebebiyet veren bu uygulamaların düzene verdiği en ağır zararlardan birisi de budur.

Yargının itibarı, savunmanın haysiyeti ve yurttaşın adalete güveni aynı zeminde yükselir. Birindeki aşınma diğerine de sirayet eder. Yeni adli yılın başında kendimize sormamız gereken; bu güveni hangi sözlerle tarif ettiğimizden çok, onu gündelik hukuk pratiğinde ne ölçüde karşılayabildiğimizdir.

Sayın Cumhurbaşkanı Vekilim; bir hukuk düzeninin gücü ve meşruiyeti, vatandaşların o sisteme ve adalete duyduğu güvenle ölçülür. Bu güvenin ilk sınandığı yer ise adaletin terazisi olduğu kadar aynı zamanda takvimidir. Anayasa'nın 141. maddesi, davaların mümkün olan en hızlı şekilde sonuçlandırılmasını yargıya bir temenni olarak değil, görev olarak yüklemiştir. Ancak "geciken adalet" sorunumuz her sene dile getirilmekte olsa da artarak devam etmektedir. Bu sorunun çözümünün; önleyici hukuk uygulamalarının geliştirilerek yargı iş yükünün azaltılmasıyla, avukatın bilgi ve belgeye erişiminin önündeki engeller kaldırılarak avukata yetki ve sorumluluk tanınmasıyla mümkün olabileceğine dair görüşlerimizi ilgili makamlarla her fırsatta paylaştık.

"MESLEKTAŞLARIMIZ ŞİDDETE MARUZ KALIYOR"

Yargının kurucu unsurlarından olan savunma mesleği bağımsız ve güçlü olmadan, yargının bağımsızlığından da söz edilemez. Bu bağımsızlığın ve savunmanın etkinliğinin sınandığı hukuka aykırı uygulamalar, hukuk devleti ilkesine zarar vermektedir. Bunların başında bazı savunma faaliyetlerinin bir suçlama konusuna dönüştürülmesi gelmektedir.

Kamuoyunun da yakından takip ettiği birtakım yargısal süreçlerde avukatların mesleki faaliyetlerinin yeterli ve somut deliller bulunmaksızın suçlamaya dönüştürülmesi; hukuka aykırı gözaltı işlemleri ile tutuklama uygulamaları, avukatlık bürolarında usule aykırı şekilde arama ve el koyma işlemleri yapılması, savunma hakkının çekirdeğine dokunan bir eşiktir. Kanun koyucu büro ve konut aramasını sıkı güvencelere bağlamışken, bu güvencelerin aşındığı her işlem yalnızca avukata değil, yurttaşların savunma hakkına da dokunmakta ve adil yargılanma haklarını ihlal etmektedir.

Bu bakımdan meslektaşlarımızın görevlerini baskıdan uzak biçimde yerine getirebilmeleri ve savunma hakkının etkin şekilde kullanılabilmesi için avukatı müvekkiliyle özdeşleştiren anlayıştan uzaklaşılması; mevzuatımızdaki özel soruşturma usullerine riayet edilmesinin ve Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'ne taraf olunması gerekliliğinin altını önemle çizmek isterim.

Avukata yönelen şiddet ise artık münferit olarak görülemeyecek bir yaygınlığa ulaşmıştır. Hemen her gün farklı illerden meslektaşlarımıza yönelen şiddet haberleri gelmektedir. Avukatlar anlaşmazlıkların tarafı olarak görülmekte, şiddete uğramakta ve hatta öldürülmektedir. Bu yıl 28 Nisan'da Bursa'da avukat Hatice Kocaeffe'yi hain bir saldırıda kaybettik. Keza 7 Ocak'ta Yalova'da bir kamu kurumunu temsil ederken görevi başında uğradığı silahlı saldırı sonucu genç meslektaşımız avukat Zekeriya Polat'ı yitirmiştik. Huzurlarınızda kendilerini rahmetle anıyorum.

Bu sorunun çözümünde sonuç alınabilmesi, bireysel olarak verdiğimiz mücadelenin ötesinde bütüncül politikaları gerektirmektedir. Avukata yönelen şiddetin yurttaşların savunma hakkına ve yargının işleyişine yöneldiği göz önüne alındığında; caydırıcı yaptırımlarla karşılanması ve önleyici mekanizmalara ilişkin olarak Adalet Bakanlığı'na ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunduğumuz önerilerin sadece mesleki bir talep değil, doğrudan adalete erişimle ilgili olduğu da değerlendirilmeli ve önerilerimiz gecikmeden hayata geçirilmelidir."

Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez

YARGITAY BAŞKANI KERKEZ: BİZE DÜŞEN GÖREV, BU BAĞIMSIZ VATANI ADALETLE YAŞATMAKTIR

Sağkan'ın ardından Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez konuşma yaptı. Kerkez'in konuşmasından satır başları şöyle:

"Yeni bir adli yıla başlarken öncelikle yargımıza uzun yıllar hizmet etmiş, emekliliğe ve onursal üyeliğe ayrılmış bütün meslektaşlarıma sağlık ve huzur diliyorum. Hakkın rahmetine kavuşmuş meslektaşlarımızı da rahmetle anıyorum. Görev başında hayatını kaybeden yargı mensuplarımızı ve adalet çalışanlarımızı minnetle yad ediyorum.

İki gün önce, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 104. yılını büyük bir gururla kutladık. Başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Millî Mücadele'nin bütün kahramanlarını, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi şükranla anıyorum. Onların bize bıraktığı en büyük miras bağımsız bir vatandır. Bize düşen görev ise bu bağımsız vatanı adaletle yaşatmaktır.

"BİR DEVLETİ GÜÇLÜ KILAN, VATANDAŞININ ADALETE DUYDUĞU GÜVENDİR"

Bir devleti gerçekten güçlü kılan, vatandaşının o devletin adaletine duyduğu güvendir. İşte bu nedenle insan, tarih boyunca devlet kurarken ve yaşatırken aslında adaleti aramıştır. Bazen bir hükümdarın kapısında, bazen bir savaş meydanında, bazen bir mahkeme salonunda, bazen de kendi vicdanında... Adalet, bugüne kadar haksızlığa uğrayanların hak arama mücadelesinde şekillenmiştir. Bugün itibarıyla adalet duygusu herkesin vicdanında tecelli etmeli; adaletin gerçekleşmesi için artık kimsenin haksızlığa uğramasına ihtiyaç duyulmamalıdır.

"HAKİM, SOSYAL MEDYADAN ETKİLENEMEZ"

Adalet güçlü olanın değil, haklı olanın yanında olur. Adalet, haklı ile güçlü arasında tercih yaparken yalnızca hakkı esas alır. Tarafların haklı veya haksız olmasına karar verirken hiç kimsenin güçlü veya güçsüz olmasına bakmaz. Hâkim; hiçbir korku veya beklenti içinde olmadan kararını verir. Özellikle sosyal medyadan olumlu veya olumsuz asla etkilenmez. Sadece baktığı dosyadaki olay ve delillerle ilgilenir; dava konusundaki kendi şahsi görüş ve kanaatinden de sıyrılarak karar verir. Bu nedenle hâkimlik mesleğinin özünde aslında büyük bir yalnızlık vardır.

"KARAR, GEREKÇESİYLE BİRLİKTE BİR ANLAM İFADE EDER"

Hakimin bağımsızlığı ve tarafsızlığı; kendisine tanınmış önemli bir yetki olmasının yanında, aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Hâkim, karar verirken bu yetki ve sorumluluk dengesini çok iyi kurarak hareket etmelidir. Çünkü hâkimin bağımsızlığının ve tarafsızlığının içinde davacının da davalının da, mağdurun da sanığın da hakkı gizlidir. Daha da ötesi, toplumun güven duygusu da burada saklıdır. Hâkimin kararı gerekçeli olmalı ve gerekçesiyle ikna edici olmalıdır. Çünkü bir karar gerekçesiyle birlikte bir anlam ve bütünlük ifade eder. Hâkim, hükmünün açıklanmasını gerekçesiyle yapar; muhakemesini görünür ve denetlenebilir kılar.

Hâkimin önündeki bir dosyada ilk bakışta hukuki veya cezai bir olay vardır; ancak bu dosyada belki bir çocuğun yarını veya bir ailenin geleceği vardır. Bir işçinin emeği veya bir tüketicinin alacağı vardır. Bir sanığın özgürlük beklentisi veya hakkın yerine gelmesini bekleyen bir mağdur vardır. Hukuk veya ceza dosyaları matematiksel bir problem değildir; her dosyanın arkasında gerçek bir hayat vardır. Öyleyse adaletin göz bebeği insan olmalıdır."

Mahkeme salonundaki kürsünün yüksek olması, hâkimin taraflara ve dosyadaki olaya uzak olması için değildir; dava konusunun bütününü çok daha iyi görebilmesi ve tarafların halini daha iyi anlayabilmesi içindir. Hâkimin zaman yönetimini de çok iyi yapması gerekir. Hepimizin bildiği gibi, geciken adalet adalet değildir. Bazen aşırı hızlı karar vermek de adaletin tecellisine engel olabilir. Bu nedenle yargının görevi hızlı karar vermekten ziyade zamanında karar vermektir. Hâkim; doğru karar verir, gerekçeli karar verir, anlaşılır karar verir, makul sürede karar verir ve en önemlisi adil bir karar verir.

"MESAFELER DARALDIKÇA ÇATIŞMA YOK OLUR"

Bir başka önemli husus ise dava açılmasına ihtiyaç duyulmadan uyuşmazlıkların çözülmesi konusunda çalışmaların etkin bir şekilde yapılmasıdır. Bu anlamda arabuluculuk ve uzlaştırma kurumlarının daha da geliştirilmesi önem arz etmektedir. Mahkeme kararı uyuşmazlığı sona erdirir; fakat tarafların kendi iradeleriyle vardıkları adil bir çözüm, bazen uyuşmazlığın sebebini dahi ortadan kaldırabilir. Çünkü insan hayatında uyuşmazlıkların en iyi çözümü tarafların birbirini anlamasıdır. Anlamak ön yargıyı azaltır; ön yargının azaldığı yerde mesafeler daralır. Mesafeler daraldıkça çatışma yok olur, sulh mümkün hale gelir; toplumsal barış da böyle filizlenir.

İçinde bulunduğumuz çağın baş döndürücü hızla gelişen alanlarından biri de bilgi teknolojileridir. Yargı bu dönüşümün dışında kalan değil, süreci etkin bir biçimde yöneten konumda olmalıdır. Memnuniyetle görüyoruz ki ülkemizde yargı; UYAP başta olmak üzere adalet hizmetlerinin dijitalleşmesinde önemli bir birikime ve uygulamaya sahiptir."

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz

CUMHURBAŞKANI YARDIMCISI YILMAZ: TARİHİ BİR EŞİKTEYİZ

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın konuşmasından satır başları şöyle:

"Değerli katılımcılar; adaletin bir başka veçhesi de toplumsal barışı korumak, milletin ortak hukukunu güçlendirmek ve gelecek nesillere huzurlu bir ülke bırakmaktır. Terör; yarım asra yaklaşan bir süre boyunca canlarımıza kastetmenin yanı sıra milletimizin kardeşliğini hedef almış, ülkemizin enerjisini tüketmiş ve kalkınmamızın önünde ağır bir yük oluşturmuştur. Hesaba gelmeyecek en büyük kayıp insanımızın kaybıdır elbette; onun bir hesabı olmaz, o en ağır kayıptır. Onu bir tarafta tutarak söylüyorum; sadece ekonomik maliyetine baktığımız zaman, bu onlarca yıl süren terör hadiselerinin —Strateji ve Bütçe Başkanlığımızla birlikte yaptığımız bir çalışmada— en az (bakın "en az" diyorum, daha da fazla hesap etmek mümkün) 2,3 trilyon dolarlık bir maliyet oluşturduğunu görüyoruz. Bu kaynaklar terör yerine başka alanlara; adalete, eğitime, altyapıya, teknolojiye harcanmış olsaydı bugün nasıl bir Türkiye olurdu? Bunu da takdirlerinize bırakıyorum.

Devletimizin kararlı mücadelesi, şehitlerimizin ve gazilerimizin fedakârlığı, milletimizin gücü ile bugün bu karanlık dönemi geride bırakacağımız tarihi bir eşiğe ulaşmış durumdayız. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu "Terörsüz Türkiye" vizyonuyla bu prangayı ülkemizin gündeminden kalıcı olarak çıkarırken; iç cephemizi güçlendirmeyi, millî birlik ve beraberliğimizi daha güçlü bir zeminde geleceğe taşımayı hedefliyoruz. Bu süreçte şehitlerimizin aziz hatırasını ve gazilerimizin hukukunu gözetmek, milletimizin değerlerini, devletimizin temel niteliklerini korumak ve atılan her adımı hukuk devleti ilkeleri içinde yürütmek temel ölçütümüzdür. Bu vesileyle tüm şehitlerimize bir kez daha Allah'tan rahmet diliyorum; şehit yakınlarımıza ve gazilerimize en derin şükranlarımı sunuyorum. Bu noktalara gelebildiysek onların fedakârlıklarıyla geldik, bunun da altını çizmek istiyorum.

"ÇOK GÜÇLÜ BİR İRADE ORTAYA KONDU"

Son olarak Gazi Meclisimizde 467 gibi çok tarihi, çok geniş bir mutabakatla bir kanun kabul edilmiş oldu: Millî Dayanışma ve Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun... Bu çerçevede çok güçlü bir irade ortaya kondu. Bu, Türkiye'nin sağladığı geniş bir mutabakattır. Ben huzurlarınızda tüm parti gruplarına, emeği geçen tüm milletvekillerine yürekten teşekkür ediyorum. Meclisimiz, temel konularda milletimizin kendi iradesiyle sorun çözebileceğimizi bir kez daha göstermiş oldu. Başka bir ülkenin, başka bir gücün devreye girmediği, tamamen "Türkiye Modeli" diyebileceğimiz bir anlayışla bu sorundan ülkemizi kurtarma gayreti içindeyiz. Burada Meclisimizin ortaya koyduğu irade çok çok kıymetli, bunun altını çizmek isterim. Komisyon aşamasında ve yasama aşamasında emeği geçen herkese; Meclis Başkanımıza, tüm siyasi parti gruplarına ve tüm milletvekillerine şükranlarımızı sunuyoruz. Keşke birçok başka alanda da bu ortaklık sergilenebilse... Bunun ülkemize büyük değerler katacağına da yürekten inanıyorum.

"ÇALIŞMALAR BAŞLADI"

Değerli katılımcılar; kanunda öngörüldüğü üzere ilk aşama teyit ve tespit aşamasıdır. Sahada silahların bırakıldığı, örgütsel yapıların tasfiye edildiği süreci ilgili kurumlarımız çok hassas bir şekilde takip edecekler, görevlerini yapacaklardır. Şimdiden zaten bu çalışmalara başlamış durumdalar. Diğer taraftan kanunda bir kurul öngörüldü; yani bu süreci yürütme ve takip etme adına bir kurul... Benim başkanlığımda ilgili tüm kurumlarımızın yer aldığı; Adalet Bakanımızın, İçişleri Bakanımızın, Dışişleri Bakanımızın, Millî Savunma Bakanımızın, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterimizin, MİT Başkanımızın, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterimizin olduğu çok güçlü bir yapı içinde bu süreci takip ediyoruz. İlk toplantımızı gerçekleştirdik. Orada da dört tane alt kurul oluşturma kararı verdik. Bu alt kurullardan bir tanesi de Adli ve Hukuki İşler Koordinasyon Alt Kurulu... Bu kurul tabii ki zamanı geldiğinde işleyecek ama şimdiden bu süreçlere hazırlık yapması çok önemli.

Çünkü iki aşama var biliyorsunuz: Öncelikle silahların bırakılması, örgütün uzantılarıyla birlikte kendini feshetmesi... Bu karar zaten ortaya konmuştu; ancak sahada gerçekleşmesi, bunun tespiti ilgili kurumlarımız tarafından ve Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyidi ilk aşamayı oluşturuyor. Bu olmadan diğer maddeler zaten yürürlüğe girmiyor biliyorsunuz. Diğer maddelerin ve hukuki süreçlerin gündeme gelebilmesi için öncelikle bu ilk aşamanın tamamlanması gerekiyor. Silahların bırakıldığı, fesih süreçlerinin sahada teyit ve tespit edildiği, MGK kararıyla da bunun teyit edildiği bir ortamda, ondan sonraki süreç daha çok yargının ve hukukun konusu olan bir süreç olacak.

"İNANIYORUM Kİ YARGIMIZIN TÜM PAYDAŞLARI BU SÜRECE KATKI VERECEKTİR"

Bir taraftan da tabii sosyal uyum... Bunlarla ilgili de ayrı bir alt komisyon kurmuş durumdayız. Şimdiden Adalet Bakanlığımızın koordinasyonunda bu alt kurulumuz çalışmalarına başlamış durumda. Nasıl bir yaklaşımla, zamanı geldiğinde bu süreçlerin sürdürüleceğine dair çalışmalar yürütülüyor. İnanıyorum ki yargımızın tüm paydaşları da bu sürece gerekli katkıyı vereceklerdir.

Terör gündemini kalıcı olarak geride bırakmak, milletimizin kardeşliğini pekiştirmek, ülkemizin imkânlarını geleceğimiz için seferber etmek istiyoruz. "Terörsüz Türkiye" vizyonunun yanı sıra "Terörsüz Bölge" vizyonuyla da hareket ediyoruz. Bölgemizin de huzur ve güvenini pekiştirmek istiyoruz. Bu anlamda son dönemlerde Suriye'de gerçekleşen gelişmeleri memnuniyetle takip ediyoruz ve başarıyla tamamlanmasını temenni ediyoruz. Biz bütün komşularımızın birlik beraberlik içinde toprak bütünlüğünü ve egemenliğini koruduğu bir bölgesel ortamı savunuyoruz. Başkaları başka huzursuzluklar, istikrarsızlıklar çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar; ama biz hep şunu söyledik ve bunun arkasındayız: Suriye'de herkesi kapsayan bir yönetimden yanayız. Kapsayıcı bir yönetim anlayışından yanayız. Arabıyla, Kürdüyle, Türkmeniyle, Alevisiyle, Nusayrisiyle, Sünnisiyle kim varsa; Müslümanıyla gayrimüslimiyle oradaki tüm vatandaşları kucaklayan bir Suriye devletinden ve yönetiminden yanayız."