Nacer Khemir: Sinemanın İyileştirici Gücü
Tunuslu yönetmen Khemir, sinemanın ruhu iyileştirici etkisini ve modern dünyanın mutsuzluğunu anlattı.
"Bab'Aziz: Ruhunu Tefekkür Eden Prens", "Güvercinin Kayıp Gerdanlığı", "Çöl İşaretçileri" ve "Muhyiddin'i Aramak" adlı filmlere imza atan Tunuslu yönetmen ve yazar Nacer Khemir, "Şu an güncel görüntüler, dünyadaki mutsuzluğun bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Fakat buna nazaran sufi bakışla gördüğümüz görüntüler, aslında ruhumuzu iyileştirici bir etki yapmaya yarıyor." dedi."
Sinemanın hakikatle ilişkisi ve iyileştirici gücü, "kültürel yetimlik" kavramı ve modern dünyanın sınırlarına dair AA muhabirine açıklamada bulunan Khemir, güncel görüntülerin dünyadaki mutsuzluğu tetiklediğini vurguladı.
Khemir, modern dünyada insanın maruz kaldığı görüntülerin umudu çaldığını öne sürerek, şunları aktardı:
"Birçok alanda gerçekçi görüntüleri aşıp daha ötesine geçiyoruz. Öyle ki bugün savaş gibi vahim durumlar söz konusu olduğunda, orada bir realiteyi göstermek yerine savaş üzerine bir hikaye anlattığımız oluyor. Kimi zaman görsellerin üzerini bir yalan perdesiyle örtüyoruz. Görseller, dünyanın o zayıf halinden geliyor çünkü kimse hakikati dinleyecek halde değil. Dünya, bu görüntüler yüzünden hastalıklı bir hal aldı. Oradaki görüntüler, bizim yaşamamıza yardımcı olmak için oluşturulmuş görüntüler değil. Bizim hayallerimizi, umudumuzu ve hayatımızı çalmak üzere oluşturulmuş görüntüler."
Sinemanın kendisi için tefekkür aracı olduğunu ve sufi bakış açısıyla yapılan eserlerin insanları iyileştirmeyi amaçladığını vurgulayan Khemir, "Şu an güncel görüntüler, dünyadaki mutsuzluğun bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Fakat buna nazaran sufi bakışla gördüğümüz görüntüler, aslında ruhumuzu iyileştirici bir etki yapmaya yarıyor. Sinemanın bir tür reprezentasyon, oyun formunda olduğunu düşünürsek sufi sinema da oradaki varoluşu, insanların varoluşunu destekliyor aslında." ifadelerini kullandı.
"Paylaşmak, sufizmin ögelerinden bir tanesi"
Nacer Khemir, masalların ve kadim anlatıların iyileştirici gücüne dikkati çekerek, masalları bir kozmogoni (evren oluşumu) olarak tanımladı.
Masalların çocuklar için koruyucu bir gökyüzü işlevi gördüğünü aktaran başarılı yönetmen, "Çocuklar sadece beslenerek, spor yaparak büyümez. Özellikle duygusal olarak masallarla büyürler. Unutuyoruz ki hisler ve zevkler aslında o çocuğu çocuk yapan, onu oluşturan şeyler." diye konuştu.
Usta yönetmen, her şeyin "satın alınabilir" olmasının mutsuzluğun temelini oluşturduğuna işaret ederek, "Masallar bir şeyler paylaşmak içindir. Bugün paylaşılacak aslında çok az şey var. Neredeyse her şey, satılacak ya da satın alınabilecek bir metaya dönüştü. Bu da dünyadaki mutsuzluğun bir çeşit görünür hali. Diyebiliriz ki paylaşmak, sufizmin ögelerinden bir tanesi." değerlendirmesinde bulundu.
"Kötülüğü ortadan kaldıran şey, iyilikten çok aşktır"
Batılı sömürgeci zihniyetin kendisini "üstün, güçlü ve zeki" olarak kurgularken ötekini dinleme yetisini kaybettiğini savunan Khemir, dünyada monolog üzerine kurulu bir düzen olmasına eleştiri getirdi.
Khemir, kurulacak bağlantıları, ilişkileri öğretmek için tarihin tam olarak insanın karşısında durduğunu aktararak, "Sömürgeci kolonizatör mantıktan bahsetmek istemiyorum. Onlar nesiller boyu kendilerinin ne kadar üstün, büyük, güçlü ve daha zeki olduklarını anlattı ve beni dinlemek için durmadılar." dedi.
Çektiği filmleri kimse için yapmadığının altını çizen başarılı yönetmen, "Eğer biri için yaptığımı söylemem gerekirse belki de sadece çocuklar için yaptım çünkü onlarda hala bir ışık, ümit ve insaniyetin saklı olduğunu düşünüyorum." görüşünü paylaştı.
Yönetmen Khemir, Gazze'de yaşanan soykırımın ardından İspanya'dan Amerika'ya kadar dünya gençliğinin ayağa kalkmasını insanlığın yeniden doğuşu olarak tanımlayarak, şöyle devam etti:
"Belki de işte tam buradan dünyayı başka türlü görmenin bir yolu ortaya çıkabilir; daha kucaklayıcı, daha misafirperver, daha adil. Genellikle kötülükle mücadele etmek için iyilik yapmak gerektiği düşünülür. Fakat sufiler için kötülüğü ortadan kaldıran şey, iyilikten çok aşktır. Bu bir fark. Kim olduğu fark etmeksizin söylediklerim herkesi etkiler. Belki de sanatımın işlevi tam olarak budur."
"Ben kendimi yetim hissediyorum"
İslam dünyasının kültürel mirasının Batı müzelerinde ve depolarında hapsedildiğini belirten Khemir, modern insanın kendi toprağında yetim gibi yaşadığını söyledi.
Khemir, kendi kültürüne erişemediğine dikkati çekerek, "Arap ve Müslüman dünyasının mirasının çoğunluğu Batılı müzelerde ya da bizim asla erişemeyeceğimiz depolarda saklanıyor. Eğitim sistemimiz de Batı sisteminin bir kopyası. Bu durumda çocuklar köşeye sıkışmış bir şekilde buluyor kendilerini. Sanki, kendilerine ait olmayan bir gökyüzünün altında, onlara yetimlik hissi veren bir duyguyla büyüyorlar." değerlendirmesinde bulundu.
Geçmişte bir tüccarın Tunus'tan İstanbul'a kadar her yerde kendini evinde hissettiğini dile getiren Khemir, bugün ülkeler arasında devasa bariyerler olduğunu vurguladı.
Usta yönetmen, dünyanın bloke edilmiş bölgelerden ibaret olduğunu ve insanlar tarafından yönetilmediğini savunarak, "Esas kontrol edenler bunu teknolojiyle yapıyor. Dünya gitgide kötü bir hale geliyor. Sanki tamamen tersine dönmüş gibi. Makineler hayatın merkezinde, insanlar değil." dedi.
Modern sinema endüstrisini "ruhu olmayan modern binalara" benzeten Khemir, en büyük sorumluluğun ise kendi evini bulmak olduğunu söyledi.
Khemir, "Bab'Aziz" filmi ilk çıktığında hiçbir Avrupa festivalinde yer almadığını kaydederek, şunları dile getirdi:
"İlk önce anlamadım neden böyle olduğunu. Daha sonra fark ettim ki bu festivallere alınmamam, benim doğru yolda olduğumu gösteriyordu. Ben onlarla değil, başka taraftaydım. Onların mekanında değildim. Kendimdeydim, kendi evimdeydim. İnsanlar genellikle kendi yaşayacağı evi bulmakta zorlanır. Aslında seyahatin anlamlarından biri de budur; kendine, evine dönebilmek."
"Doğacağımız ve öleceğimiz yeri kendimiz seçmiyoruz"
Tunuslu fes ustalarının yüzyıllar önce İstanbul'a gelip yerleştiklerini aktaran Khemir, Türkiye ve Tunus arasındaki kültürel ve estetik formların iç içe geçtiğini kaydetti.
Nacer Khemir, İstanbul'da yabancılık çekmediğine işaret ederek, şu bilgileri verdi:
"Dil konusunda zorluklar yaşasam bile aslında insanların mimikleri, jestleri, hepsi bana çok tanıdık. Yabancı hissetmiyorum kendimi. Gezdiğim mekanlar, mimari ve diğer şeyler de öyle. Kendimi burada yabancı gibi hissetmiyorum. Benimle bazen Türkçe konuşmaya çalışıyorlar. Bu da beni şaşırtmıyor aslında. Geri kalan da zaten tesadüfi karşılaşmalar. Doğacağımız ve öleceğimiz yeri kendimiz seçmiyoruz."
Ramazan ayında ziyarete açılan Hırka-i Şerif'i gördüğünü dile getiren Khemir, "Öncelikle söylemek gerekir ki, bu mukaddes giysi pek çok ülkeden ve beldeden geçerek son durağı İstanbul'a gelmişse ve burada kalmışsa, bu bir işarettir. Bu Peygamber S.A.V'in sizleri sevdiğine işarettir." ifadelerini kullandı.
Khemir, Tunus'ta da önemli merkezlerin bulunduğunu belirterek, sufi bir kadın olan Saida Manoubia'nın önemli bir ziyaretgah olduğunu söyledi.
Hırka-i Şerif'in Türk kültüründeki bir anlatıyı hatırlattığını kaydederek, "Peygamberin üç hırkası vardır. Biri savaş, biri hukuk, sonuncusu da içinde yaşadığı kanaatkarlığı sembolize eder. Bu sadece Peygamberin değil, sufiliğin de yaklaşımını izhar eder." dedi.