Meis’ten Doğu Akdeniz’e: Atina’nın “sürekli kriz” siyaseti

Son Güncelleme:

- Dış güçlerin yörüngesindeki işlevsiz ittifaklara sığınmak yerine Ankara ile düzenli istişare, hakça paylaşım ve diyalog zemininde buluşmak Atina'nın hem kendi ulusal çıkarları hem de bölgesel istikrar açısından en makul ve rasyonel tek seçeneğidir.

Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi Başkanı ve Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Şahin, Ege ve Doğu Akdeniz'de Yunanistan'ın makul olmayan politikalarını ve Başbakan Kiryakos Miçotakis'in Meis Adası ziyaretini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Yunan dış politikasının tarihsel ivmesi, Ege ve Doğu Akdeniz'de hukuki ahde vefa ilkelerini zedeleyen ve komşuluk ilişkilerini sürekli bir kriz sarmalına hapseden popülist bir yaklaşım üzerine inşa edilmiştir. Atina yönetimi, Lozan (1923) ve Paris Barış Antlaşmaları (1947) uyarınca açıkça gayri askeri statüde bırakılan Doğu Ege ve Meis dahil Oniki Ada'yı sistematik biçimde silahlandırıp askerileştirerek uluslararası antlaşma yükümlülüklerini açıkça ihlal etmektedir. Bununla birlikte Türkiye'ye karşı ön yargılı, uzlaşmaz ve çatışmacı bir tutumu milli bir reflekse dönüştüren Yunan politika yapıcıları, Ankara'nın uluslararası hukuktan doğan meşru haklarını "saldırganlık" olarak yaftalamakta ve bölgedeki güvenlik ikilemini sürekli tırmandırmaktadır.

Hukuki akıldışılık

Son yıllarda bu çatışmacı zihniyetin en belirgin tezahürü, deniz yetki alanları uyuşmazlığında görülmektedir. Atina, Türkiye ana karasına yalnızca 2 kilometre mesafedeki ve yaklaşık 12 kilometrekare yüzölçümüne sahip Meis Adası üzerinden Doğu Akdeniz'de yaklaşık 40 bin kilometrekarelik bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) talep etmektedir. Oysa bu iddiaların dayanağı olarak gösterilen "Sevilla Haritası", ne uluslararası hukuk bakımından ne de Avrupa Birliği (AB) nezdinde bağlayıcılığı bulunan resmi bir belge niteliğindedir. Kaldı ki uluslararası yargı kararları (Manş Denizi, Malta-Libya, Karadeniz Yılan Adası davaları), bu tür kapalı yani özel iç denizlerde küçük adaların orantısız deniz alanı yaratamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu hukuki ve çevresel hamleleri sahada somut girişimlerle destekleyen Ankara, Meis Adası açıklarında ve tamamen Türk kıta sahanlığı içerisinde kalan bölgede TÜBİTAK MAM araştırma gemisiyle yürütülen bilimsel çalışmalar kapsamında yayımladığı NAVTEX duyurularıyla da egemenlik haklarını ve yetki alanlarını fiilen teyit etmiştir. Böylece Türkiye, yayımlanan bu NAVTEX ilanları ve sahada yürütülen teknik faaliyetlerle bölgesel haklarını kararlılıkla koruyarak Atina'nın haksız deniz yetki alanı iddialarını boşa çıkarmıştır. Bununla birlikte Ankara, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da kurduğu güçlü işbirlikleriyle Atina'nın Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de izole etme hedefine dayanan stratejisini işlevsiz hale getirerek Yunanistan'ın diplomatik manevra alanını iyice kısıtlamıştır.

Miçotakis'in Meis ziyareti ve siyasi popülizm

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis'in Meis'e üç günlük ziyareti, resmi olarak adanın Yunanistan'a katılışının 83. yıl dönümüyle gerekçelendirilse de zamanlaması ve kapsamı, bunun sıradan bir anma programından çok siyasi bir gösteri olduğunu ortaya koymaktadır. Mayıs 2027 seçimleri yaklaşırken sağ ve milliyetçi oyların bölünmesi, Miçotakis'i Meis üzerinden milliyetçi tabana mesaj vermeye ve hükümetinin "ülkenin sınırlarını koruyan güçlü iktidar" imajını pekiştirmeye yöneltmektedir.

Ziyaretin Genelkurmay Başkanı Dimitrios Hupis eşliğinde gerçekleştirilmesi ve Meis'in ardından Karaada (Ro) ile Çam Adası'ndaki askeri karakolların programa dahil edilmesi, bu siyasi şovun dış politika ve güvenlik boyutunu güçlendirmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Kaş'tan ses versek duyarlar" sözü ile Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki deniz parkı hamlelerine sembolik bir karşılık vermeyi planlayan Miçotakis, bu ziyaretlerle Türkiye'ye meydan okuyan, Yunanistan'ın sınırlarını ve askeri kararlılığını sergileyen bir görüntü vermeyi amaçlamıştır.

Yunan vatandaşları rahatsız

Ancak Atina yönetiminin başta Meis olmak üzere adalar üzerinden Türkiye'ye karşı sürdürdüğü çatışmacı söylem ve meydan okumalar, yerel halka aradığı güven ortamını sağlamaktan son derece uzaktır. Her geçen gün nüfusu eriyen ve adeta yok olma noktasına gelen Meis halkının geçimi, büyük ölçüde Türk halkıyla sürdürdüğü ticaret ve turizm ilişkilerine dayanmaktadır. Bu nedenle ada halkı, Atina'daki siyasetçilerin seçim hesapları uğruna Meis'i bir gerilim ve siyasi şov sahnesine dönüştürmesinden oldukça rahatsızlık duymaktadır. Bu bağlamda Meis halkının ihtiyacı kriz siyaseti değil; Türkiye ile huzur, güven ve karşılıklı çıkar temelinde sürdürülen doğal komşuluk ilişkileridir.

Dahası Atina'nın Türkiye'ye yönelik söylem ve eylem biçiminden adalarda yaşayanlar kadar ana karada yaşayanlar da rahatsızdır. Nitekim yapılan araştırmalara göre, Yunan halkının yüzde 48'i en büyük sorun olarak geçim derdini görürken Türk-Yunan gerilimini ana mesele sayanların oranı sadece yüzde 2,1'de kalmaktadır. Bu tablo, Atina'nın sürdürdüğü kriz ve gerilim siyaseti ile Yunan toplumunun gerçek gündemi arasındaki derin ayrışmayı açıkça ortaya koymaktadır.

Atina'nın daralan manevra alanı

Doğu Akdeniz ve Ege Denizi'nde Atina'nın iç siyasete ve oy kaygılarına dönük popülist kriz söylemlerine karşın, Ankara'nın sahada uyguladığı realist stratejiler Türkiye'nin diplomatik ve jeopolitik elini her geçen gün güçlendirmektedir. Yunanistan'ın bölgesel dengeleri gerilimi tırmandırarak ve tek taraflı iddialara sığınarak kendi lehine değiştirme çabaları, Türkiye'nin fiili eylemleriyle boşa çıkarılmıştır. Ankara'nın diplomatik protestolarla sınırlı kalmayıp UNESCO nezdinde tescillenen Deniz Mekansal Planlaması ve sahadaki operasyonel adımlarla proaktif hareket etmesi, Yunanistan'ın Meis üzerinden kurguladığı maksimalist tezleri pratikte geçersiz kılmış ve Atina'nın diplomatik manevra alanını ciddi biçimde daraltmıştır.

Atina'nın İsrail teknolojisine dayalı bağımlı ve sınırlı savunma ortaklığının aksine Türkiye; derin deniz sondaj filosu, gelişen insanlı ve insansız hava aracı kapasitesi ve yerli savunma sanayisiyle bölgedeki askeri, siyasi ve ekonomik ağırlığını kararlılıkla artırmaktadır. Ankara'nın sunduğu diyalog zeminini ve kaynakların hakça paylaşımını reddeden Miçotakis yönetimi, Türkiye'yi çevreleme arayışları doğrultusunda İsrail gibi bölgesel aktörlerle kurduğu altı boş ve işlevsiz ittifaklara sığınmak zorunda kalmaktadır. Oysa bu zayıf ortaklıklar, olası bir kriz anında Yunanistan'a aradığı güvenlik garantisini sunmayacağı gibi ülkenin bağımsızlığını kısıtlayan anlaşmalarla ülkeyi yabancı bir devlete teknolojik esaret boyutunda bağımlı kılmaktadır.

En makul yol

Sonuçta Yunanistan'ın Meis Adası üzerinden takip ettiği maksimalist deniz yetki alanı iddiaları ve milyarlarca avroluk dış silahlanma projeleri, toplumsal refah ve halkın temel ihtiyaçları göz ardı edilerek ülkenin kıt kaynaklarını heba etmektedir. Milyonlarca dolarlık önleyici füzelerin son derece ucuz taarruz dronları karşısında hızla tükenmesiyle beliren maliyet asimetrisi ile Türkiye'nin Mavi Vatan doktrini doğrultusunda gelişen yerli İHA/SİHA kapasitesi, Atina açısından Türkiye'yi krizlerle tehdit etmenin askeri ve iktisadi yükünü sürdürülemez boyutlara taşımaktadır. Oysa dış güçlerin yörüngesindeki işlevsiz ittifaklara sığınmak veya tarihi ihtirasları sürdürmek yerine Ankara ile düzenli istişare, hakça paylaşım ve ortak yönetime dayalı bir diyalog zemininde buluşmak, Atina'nın hem kendi uzun vadeli ulusal çıkarları hem de bölgesel istikrar açısından en makul ve rasyonel tek seçeneğidir.

[Prof. Dr. İsmail Şahin, Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi Başkanı ve Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: AA