İran'a Yönelik ABD ve İsrail Saldırıları Değerlendirildi
Marmara Üniversitesi'nden Dr. Alagöz, İran'a yönelik operasyonların olası sonuçlarını inceledi.
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Bilgehan Alagöz, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının muhtemel sonuçlarını ve olası senaryoları AA Analiz için değerlendirdi.
***
28 Şubat'ta ABD'nin "Destansı Öfke Operasyonu" (Operation Epic Fury) ve İsrail'in "Kükreyen Aslan Operasyonu" (Roaring Lion) olarak adlandırdığı İran'a karşı başlayan saldırılar, entegre bir stratejik çerçeve içinde yürütülmektedir. Bu operasyonlar, Haziran 2025'te yaşanan 12 günlük çatışmanın devamı niteliğinde olup, İran'ın askeri altyapısını eritmekten öte, rejimin davranış kalıplarını ve bölgesel hegemonya iddialarını dönüştürmeyi hedeflemektedir.
Operasyonun tarihsel ve stratejik bağlamı
ABD Başkanı Donald Trump'ın operasyonun başlangıcını duyuran video açıklaması, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana ABD-İran ilişkilerindeki kırılma noktalarını sistematik bir biçimde hatırlatan bir anlatı sunmaktadır. Bu retorik, George W. Bush'un 29 Ocak 2002'de Kongre'de yaptığı konuşmasında İran'ı "şer ekseni" içinde konumlandırmasının bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Trump'ın bu tarihsel vurgusu, yalnızca uluslararası meşruiyet arayışını değil, aynı zamanda iç politik dinamikleri de yansıtmaktadır. Seçmen tabanında İsrail'in güvenliğinin ABD ulusal çıkarlarının önüne geçtiği yönündeki eleştirileri bertaraf etmek amacı burada belirgindir.
İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney'in hedef alınması, sembolik bir liderlik tasfiyesinin ötesinde, İran'ın karar alma mekanizmasının zirvesine yönelik bir merkezi zayıflatma operasyonu olarak değerlendirilebilir. Ancak, İran rejimi kişi eksenli bir yapıya indirgenemeyecek kadar kurumsallaşmıştır. Haziran 2025 çatışmaları sırasında Hamaney'in üç gün boyunca kamuoyundan uzak kalması, liderlik boşluğunun pratik risklerini ortaya koymuş ve İran Yüksek Milli Güvenlik Konseyi bünyesinde Ulusal Savunma Konseyi'nin kurulmasına yol açmıştır. Bu reform, kriz yönetimini tekil lidere bağımlılıktan kurtararak kolektif bir kurumsal çerçeveye taşımıştır. Nitekim, Hamaney'in ölümü sonrasında askeri reflekslerin kesintisiz devam etmesi, bu ön hazırlığın doğrudan bir sonucudur.
Hamaney sonrası senaryolar: Rejim sürekliliği mi dönüşüm mü?
İran Anayasası'nın 111. maddesine göre, liderlik boşluğunda Geçici Liderlik Konseyi devreye girmektedir. Bu konsey, 1 Mart itibarıyla devreye girmiştir. Bu konseyin üyeleri İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Düzenin Yararını Teşhis Konseyi tarafından Anayasayı Koruyucular Konseyi içinden seçilen Ayetullah Ali Rıza Arafi'dir. Kalıcı lider seçimi ise Uzmanlar Meclisi'nin sorumluluğundadır.
Hamaney sonrası senaryolar, rejimin iç dinamikleri ve dış baskılar arasında şekillenmekte olup, elitler arası rekabetin etnik fay hatlarını ve merkez-çevre gerilimini daha görünür kılması muhtemeldir. Bu bağlamda, pek çok ihtimal olmakla birlikte öne çıkan üç olasılık şu şekilde sıralanabilir:
Güvenlik Kurumlarının Öncülüğünde Sert Geçiş Rejimi: Bu senaryoda, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), rejimi koruma altına alarak daha otoriter bir yapı tesis edebilir. Bu model, ideolojik katılığı korurken, iç muhalefeti baskılayıcı bir yaklaşımı benimseyebilir, ancak elitler arası rekabeti tetikleyerek rejim içi çatışmaları derinleştirebilir. Ülkede Ocak 2026'da yaşanan protesto dalgasının sert bir şekilde bastırılması, ülkedeki kutuplaşmayı daha keskin hale getirdiğinden bu olasılık ülkenin uzun vadeli çıkarları açısından büyük riskler barındırmaktadır.
Milli Ordu (Erteş) Merkezli Beka Odaklı Ara Rejim: Düzenli ordu öncülüğünde bir geçiş, rejimin beka kaygılarını merkeze alarak ulusal güvenlik odaklı bir yönetim modeli oluşturabilir. Bu senaryo, DMO'nun ideolojik baskınlığına karşı bir denge unsuru olarak işlev görebilir, ancak etnik ve bölgesel gerilimleri yönetmekte yetersiz kalması halinde, merkez-çevre ayrışmasını şiddetlendirebilir. Bu model, kısa vadede istikrar sağlasa da uzun vadede sivil aktörlerin dışlanması nedeniyle sürdürülebilirlik sorunları doğurabilir.
Rehberlik Makamını Koruyan Kontrollü Dönüşüm: Ali Laricani, Hasan Ruhani gibi devlet aklını temsil eden figürlerin öne çıktığı bu senaryo, Velayet-i Fakih sistemini muhafaza ederek sistemi güncelleyen bir yaklaşım benimseyebilir. Bu model, ekonomik reformlar ve dış ilişkilerde esneklik vadederek elitler arası uzlaşıyı teşvik edebilir; ancak savaş ortamında gerçekleşme olasılığı düşük olup, muhafazakar elitlerin direnciyle karşılaşabilir.
Bu senaryolar, rejimin kökleşmiş yapısı nedeniyle radikal bir çöküş yerine, elitler arası güç paylaşımını öngörmektedir. Trump'ın kaotik bir boşluk yerine kontrollü geçişe razı olan pragmatik yaklaşımı, ABD'nin rejim değişikliğinden ziyade davranış değişikliği yaratabilecek üçüncü senaryoya daha sıcak bakmasını olası kılmaktadır. Öte yandan bu aşamada ABD ve İsrail ayrışması muhtemeldir. Zira, İsrail'in hedefi İran'da mutlak bir rejim değişikliğidir.
İran'ın misilleme stratejisi ve krizin bölgeselleşmesi
Saldırıların hemen ardından İran'ın misillemeleri İsrail, ABD üsleri ve Körfez ülkelerini kapsayacak biçimde genişletildi. Bu tercihin arkasında askeri kapasite kadar siyasi ve ekonomik rasyonalite de bulunmaktadır. İran, İsrail ve ABD ile uzun süreli ve simetrik bir yüksek yoğunluklu savaşı sürdürebilecek imkanlara sahip değildir. Buna karşılık Körfez hattı, İran açısından hem daha kırılgan hem de küresel sistemle doğrudan bağlantılı bir baskı alanı sunmaktadır. Enerji arzı güvenliği, deniz ticaret yolları ve finansal merkezlerin yoğunlaştığı bu coğrafyada yaşanacak sınırlı bir istikrarsızlık dahi, dünya ekonomisi üzerinde hızlı ve hissedilir etkiler üretmektedir.
Bu nedenle Tahran, askeri zafer üretmekten ziyade krizin maliyetini bölgeselleştirerek Körfez monarşilerinin Washington üzerindeki diplomatik baskı kapasitesini artırmayı hedeflemektedir. İran açısından temel beklenti, özellikle enerji piyasalarına yönelik risk algısının yükselmesiyle birlikte ABD'nin daha itidalli bir çizgiye zorlanmasıdır.
Bu noktada kritik bir boyut, Körfez ülkeleri içindeki Şii nüfusun potansiyel siyasi ve toplumsal mobilizasyonudur. 2016'da Suudi Arabistan'da Şii din adamı Nimr el-Nimr'in idamının ardından bölgede yaşanan protesto dalgaları, bu hattın İran açısından ne kadar etkili bir dolaylı baskı aracı olabileceğini göstermiştir. İran, sürecin uzaması halinde yalnızca silahlı vekil aktörler üzerinden değil, Körfez ülkelerindeki toplumsal kırılganlıklar üzerinden de baskı üretmeye yönelebilir.
İran'ın Körfez ülkelerine saldırılarının kısa vadede ortaya çıkardığı bazı hususlar vardır. Birincisi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn'in 2020'de İsrail'le normalleşme sürecine girmelerinin bu ülkeleri İran tehdidinden otomatik olarak korumadığı gerçeğidir. Diğer bir konu da 2023'te Çin'in arabuluculuğunda İran ile Suudi Arabistan arasında sağlanan uzlaşının bu kriz ortamında fiilen işlevsiz kaldığıdır.
İran kontrollü bir geçiş sürecine mi gidiyor?
ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a yönelik başlattığı operasyonlar, klasik caydırıcılığın ötesinde bir rejim dönüşümü stratejisi olarak konumlanmaktadır. Hamaney'in ölümü, bu stratejinin zirvesi olsa da İran'ın kurumsal hazırlıkları ve olası senaryolar, kısa vadeli bir çöküş yerine kontrollü bir geçişe işaret etmektedir. Buna karşılık, İran'ın Körfez odaklı misillemeleri, krizin ağırlık merkezini enerji güvenliği ve monarşik istikrar eksenine kaydırmaktadır. Önümüzdeki dönemde belirleyici unsur, bu dolaylı baskının ABD'yi diplomatik bir çıkışa mı yoksa uzun soluklu bir yıpratma savaşına mı sürükleyeceği olacaktır.
[Dr. Bilgehan Alagöz, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.