NATO Ankara Zirvesi: Türkiye-Batı İlişkilerinde Yeni Sayfa
Zirve, Türkiye’nin yalnızca ittifak içindeki askeri rolünü değil, Washington ve Brüksel ile ilişkilerinde yeni bir denge arayışını da gündeme getirdi. - Ankara Zirvesi, taraflar arasında tüm sorunların çözüldüğü bir dönüm noktası olmasa da savunma sanayi üzerinden ilişkilerin yeniden yapılandırılabileceğini gösterdi.
Bağımsız Araştırmacı Dr. Erman Tatlıoğlu, NATO Ankara Zirvesi'nin çıktılarını ve Türkiye'nin ikili ilişkilerine etkilerini AA Analiz için kaleme aldı.
***
7-8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi, yalnızca ittifakın yeni güvenlik önceliklerinin ele alındığı bir toplantı olmadı. Zirve aynı zamanda Türkiye'nin ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinde son yıllarda biriken sorunların yeniden değerlendirilmesi açısından da önemli bir diplomatik zemin sundu. Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu'daki krizler, Avrupa'nın yeniden silahlanma arayışı ve NATO'nun savunma üretim kapasitesini artırma hedefi, Türkiye'nin Batı güvenlik mimarisindeki rolünün yeniden önem kazanmasını sağladı.
Ankara'nın zirveye ev sahipliği yapması bu açıdan sembolik olmanın ötesinde stratejik bir anlam taşıdı. Türkiye; Karadeniz, Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz gibi NATO'nun öncelikli güvenlik alanlarının kesişiminde yer alıyor. Bu nedenle zirve, Türkiye'nin yalnızca ittifak içindeki askeri rolünü değil, Washington ve Brüksel ile ilişkilerinde yeni bir denge arayışını da gündeme getirdi.
ABD-Türkiye ilişkilerinde F-35 ve CAATSA başlığı
Ankara Zirvesi'nin en dikkat çeken boyutlarından biri ABD-Türkiye ilişkilerinde uzun süredir devam eden savunma sanayii sorunlarının yeniden gündeme gelmesi oldu. Türkiye'nin S-400 hava savunma sistemi alımı sonrasında F-35 programından çıkarılması ve CAATSA yaptırımlarına maruz kalması, iki ülke ilişkilerinde en önemli kriz başlıklarından biri olmuştu. Zirve sürecinde bu dosyanın yeniden açılması, Ankara-Washington hattında sınırlı da olsa yeni bir sayfa ihtimalini güçlendirdi.
ABD Başkanı Donald Trump'ın "Türkiye'ye yönelik yaptırımları kaldıracağız" mesajı ve F-35 satışının yeniden değerlendirilebileceği yönündeki açıklamaları, iki ülke ilişkilerindeki savunma sanayi kilidinin aşılabileceğine dair beklenti oluşturdu. Ancak bu sürecin yalnızca liderler düzeyindeki siyasi iradeyle çözülebilecek kadar basit olmadığı da görülüyor. CAATSA yaptırımları, ABD Kongresi, S-400 meselesi ve Amerikan iç siyasetindeki Türkiye algısı hala aşılması gereken engeller olarak varlığını koruyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın zirvede verdiği mesajlar da bu çerçevede dikkati çekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Savunma sanayi alanındaki tüm engellerin kaldırılmasının zamanı gelmiştir" diyerek yalnızca ABD'ye değil, tüm müttefiklere yönelik daha kapsayıcı bir işbirliği çağrısı yaptı. Bu ifade, Türkiye'nin savunma alanında dışlayıcı uygulamaların NATO'nun ortak güvenliğine zarar verdiği yönündeki yaklaşımını yansıtıyor.
Savunma sanayi işbirliği yeni ilişki zemini olabilir
ABD-Türkiye ilişkilerinde yeni sayfa ihtimali yalnızca F-35 meselesiyle sınırlı değil. NATO'nun savunma harcamalarını artırma, üretim kapasitesini genişletme ve mühimmat stoklarını güçlendirme hedefi, Türkiye'nin savunma sanayi kabiliyetlerini daha önemli hale getiriyor. Türkiye'nin insansız hava araçları (İHA), elektronik harp sistemleri, mühimmat üretimi ve hava savunma projelerinde ulaştığı seviye, Washington açısından da dikkate alınması gereken bir kapasite oluşturuyor.
Bu noktada iki ülke arasında karşılıklı çıkar alanları bulunuyor. ABD, NATO'nun güney kanadında güçlü ve üretim kapasitesi artan bir müttefike ihtiyaç duyarken, Türkiye de ileri teknoloji transferi, ortak üretim ve savunma sanayi kısıtlamalarının kaldırılması konusunda somut adımlar bekliyor. Dolayısıyla Ankara Zirvesi, taraflar arasında tüm sorunların çözüldüğü bir dönüm noktası olmasa da savunma sanayi üzerinden ilişkilerin yeniden yapılandırılabileceğini gösterdi.
AB-Türkiye ilişkilerinde güvenlik eksenli yeni dönem
Zirvenin bir diğer önemli boyutu AB-Türkiye ilişkileriydi. AB son yıllarda Rusya-Ukrayna Savaşı'nın etkisiyle savunma politikalarını güçlendirmeye, askeri kapasitesini artırmaya ve NATO ile daha uyumlu bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışıyor. ReArm Europe yaklaşımı ve SAFE programı bu sürecin önemli parçaları arasında yer alıyor.
Türkiye açısından temel mesele, Avrupa'nın yeni güvenlik projelerinde dışlayıcı bir yaklaşım benimsememesidir. Ankara, Avrupa güvenliğine doğrudan katkı sunabilecek askeri, coğrafi ve endüstriyel kapasiteye sahip olmasına rağmen, AB üyeliği bulunmadığı için bazı savunma mekanizmalarının dışında tutulmak isteniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Avrupa güvenliğinin Türkiye olmadan düşünülmesi mümkün değildir" sözü bu yaklaşımın en net ifadesi oldu.
AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Ankara'da Erdoğan ile temasları da bu çerçevede önem taşıdı. Avrupa tarafı, Türkiye ile daha yakın ve güvenlik odaklı bir işbirliğinin gerekli olduğunun farkında. Ancak bu yakınlaşmanın Kıbrıs meselesi, Doğu Akdeniz ve üyelik sürecindeki tıkanıklıklar nedeniyle kolay ilerlemeyeceği de açık.
SAFE programı ve Türkiye'nin beklentisi
Bununla birlikte SAFE programı, AB'nin savunma sanayisini güçlendirme ve ortak üretim kapasitesini artırma hedefinin en önemli araçlarından biri olarak öne çıkıyor. Türkiye'nin bu tür girişimlere dahil edilmesi yalnızca Ankara'nın beklentilerini karşılamayacak, aynı zamanda Avrupa'nın değişen güvenlik ihtiyaçlarına da doğrudan katkı sağlayacaktır. Rusya-Ukrayna Savaşı'nın ardından mühimmat üretimi, hava savunma sistemleri, insansız platformlar ve savunma teknolojilerinde ortaya çıkan kapasite ihtiyacı, Avrupa'nın güvenlik planlamasında Türkiye gibi güçlü savunma sanayiine sahip NATO müttefikleriyle daha yakın iş birliğini stratejik bir zorunluluk haline getiriyor.
Nitekim Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa'nın Ankara Zirvesi öncesinde dile getirdiği "Daha güçlü bir Avrupa, daha güçlü bir NATO demektir." sözü ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in "Güçlü bir Avrupa, güçlü bir NATO'dur." değerlendirmesi, AB'nin savunma girişimlerini NATO'nun alternatifi değil tamamlayıcısı olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, Türkiye'nin Avrupa savunma mimarisine daha fazla entegre edilmesi yönündeki beklentisini de güçlendiriyor.
Öte yandan bu işbirliğinin sürdürülebilirliği, siyasi dışlama reflekslerinden uzak ve ortak güvenlik ihtiyaçlarını esas alan bir yaklaşımın benimsenmesine bağlıdır. Türkiye'nin NATO üyeliği, jeostratejik konumu ve son yıllarda önemli ölçüde gelişen savunma sanayi kapasitesi dikkate alındığında, Ankara'nın Avrupa güvenlik planlamasının dışında tutulması hem AB'nin savunma hedefleri hem de NATO-AB işbirliğinin etkinliği açısından rasyonel görünmemektedir.
Yeni sayfa mümkün mü?
Bu noktada Ankara Zirvesi'nin, Türkiye'nin hem ABD hem de AB ile ilişkilerinde yeni bir sayfa ihtimalini gündeme taşıdığını söylemek yanlış olmaz. ABD ile ilişkilerde F-35 ve CAATSA başlıklarında oluşan yumuşama sinyalleri, savunma sanayi işbirliği için yeni bir zemin oluşturabilir. AB ile ilişkilerde ise SAFE programı ve Avrupa güvenliği tartışmaları, Türkiye'nin Brüksel nezdindeki stratejik önemini yeniden artırıyor.
ABD cephesinde Kongre, S-400 meselesi ve yaptırımlar; AB cephesinde ise görüş farklılıkları, Kıbrıs ve Türkiye'nin AB üyelik sürecindeki tıkanıklıklar önemli engeller olmaya devam ediyor. Ancak değişen güvenlik ortamı, Washington ve Brüksel'i Türkiye ile daha pragmatik ve güvenlik merkezli bir ilişki kurmaya zorluyor.
Sonuç olarak Ankara Zirvesi, Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde sorunların tamamen çözüldüğü bir döneme değil, yeni pazarlık ve işbirliği imkanlarının ortaya çıktığı bir sürece işaret etti. Türkiye'nin bu süreçte NATO yükümlülüklerini sürdürürken bölgesel politikalarını ve komşuluk ilişkilerini gerektiğinde bağımsız bir dış politika perspektifiyle yönetmeye devam etmesi, hem stratejik özerkliğini koruması hem de bölgesel güvenlik mimarisine yapıcı katkılar sunması açısından önem taşıyor. Bu nedenle Ankara Zirvesi, Türkiye'nin ABD ve AB ile ilişkilerinde yeni bir sayfanın kapısını aralamış olabilir. Ancak bu sayfanın kalıcı bir ortaklığa dönüşmesi, tarafların kronik sorunlarda ne kadar somut adım atacağına bağlı olacaktır.
[Dr. Erman Tatlıoğlu, bağımsız araştırmacıdır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.