Oğlunun Ölümünün Arkasındaki Sır
Yaklaşık üç hafta önce hayatının en büyük acısını yaşayan BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık ilk kez konuştu.
Yaklaşık üç hafta önce hayatının en büyük acısını yaşayan BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, ilk kez Hürriyet'e konuştu.
İşte o röportaj:
Kendi tabiriyle 'acıların içinden süzülüp gelmiş' biri Sırrı Sakık, ama oğlu Sedar'ın gözleri önünde ölüme atlayışı onun için sözün gerçekten bittiği yer. Söyleşiye başlarken o anları hiç sormamaktı niyetim, sormadım da. Acısının nasıl köprüler kurduğunu, herkesin barışa özlemini nasıl ele verdiğini anlatırken o güne de kendisi döndü.
O anlattıkça fark ettim; yara ne kadar büyükse, o kadar çok konuşarak sarabilir yarasını insan ancak belki de. 25 yaşındaki Sedar'ı yaşamaktan vazgeçiren ne kız arkadaşıydı, ne de gençlik hezeyanları. Kimliğinin çocukluktan beri omuzlarına yükledikleriydi ağır gelen. Sırrı Sakık ilk defa anlattı bütün bunları, Türkiye'nin iç barışına bir katkı olur umuduyla...Bir şeyi daha ilk defa anlattı; meğer Ahmet Türk ile birlikte Oslo sürecinin içindeymişler.
Oğlunuzu kaybettikten sonraki süreçte neler yaşadınız?
Sedar'ın acısını tarif etmek mümkün değil. Bin yıllık bir ömrüm olsa o anı, elimizden kayışı ve bize veda edişini asla unutamam. O gün bugündür çok büyük bir acı içindeyim. O yüzden empati yapıyorum. Yıllardır bu coğrafyada Sedar gibileri, 20 yaşındaki insanlar yaşamının baharında her gün toprağa gömülüyor.
Ne yazık ki, Sedar'a ve bu ülkenin Sedarlarına barışı hediye edemedik. Barışı göremediler. Ne acıdır ki, bu ülkede yaşamanın bedelini hepimiz çok ağır ödüyoruz. Diliyorum, umuyorum bir an önce iç barışımız sağlanır.
Nasıl bir bedel ödemeyi kastediyorsunuz?
Toplumun büyük kısmında travmalar var. Çok kötü bir süreç yaşadı ülkemiz. Sorunlar çözülmediği için insanlar ağır bedeller ödedi. Sedarımızın hayat hikâyesi de ordan başlıyor.
Biz 1991 yılında seçilip genç bir vekil olarak buraya geldiğimizde Sedar 4 yaşındaydı. Çocuklar burada hayata başladılar, burada arkadaşları olmaya başladı.
Sedar Yüce Fen Lisesi'nde okuyordu. Bir gün dedi ki 'bir öğretmenimiz hep beni aşağılıyor. Bir okula gelsen. Şu saatte onun dersi var. Geldiğinde kapının üst bölümündeki camdan bana yaptıklarını görebilirsin.' Dediği saatte gittim, o camdan öğretmenin tutumunu izledim.
Tahtanın önüne çıkartıyor, bağırıyor, hakaret ediyor, aşağılıyordu. Gittim okul müdürünü alıp getirdim. Bu tabii biz cezaevinden çıktıktan sonraki süreçtir. Okul müdürü de izledi benimle birlikte. Müdahale etmedik ama müdür ders zilinden sonra öğretmeni çağırdı. İnkâr etti tabii önce. Sonra Sedar'ı oradan aldık, bir başka okula götürdük.
"BALKONA ÇIKTIĞIMDA SEDAR'IN CESEDİNİ GÖRÜYORDUM"
Biliyor musunuz o geceden 3 gün önce balkonuma çıkıyorum orada Sedarımın cesedini görüyorum. Bunu arkadaşlarımla da paylaştım. Üç gün çok sıkıntılı yaşadım. Evet böyle bir şey görüyorum. Rüya değil. Balkona çıkıyorum görüyorum. Arkama dönüp içeri giriyorum hemen.
O gece Sırrı (Süreyya Önder) ile beraberdik. Silah sesleri duyduk, ani bir refleksle balkona çıktık. Daha Sedar yoktu. Kör kurşunlar dedik içeri geçtik. Sedar'ı aradım 'böyle şeyler var etrafta haydi eve gel' diye. Hatta Sırrı 'çok fazla üstüne düşme' dedi. Dedim ki 'Sırrı üç gündür böyle sıkıntılar yaşıyorum, içimde Sedar'a bir şey olacak korkusu var'. Sonra Sedar geldi.
Kötü bir gece geçirmişti. Odaya aldım, üstündeki giysileri çıkarttım. Yatağa uzandı. Ben aşağı indim ama kapı açık gözüm orada. Bir çığlık duydum ve üst kata çıktım. Baktım balkonda. Telefonu elinden alıp karşıda onu üzen kim var ne var anlamaya çalıştım. Ama o 'ben gidiyorum, bu kadar' diyerek kendisini aşağıya bıraktı. Aşağı indim, kanlar içinde hastaneye götürdük. Zaten götürdüğümüzde biliyordum Sedar yok artık.
"BAŞBAKAN SEDARLAR ÖLMEDEN DE ARAYABİLMELİ"
Taziye sürecinde şaşırtan kimse oldu mu?
Valla en çok şaşırtan Çiller oldu. Bir dönemin sorumlusu olarak işaret ettiğim kimselerdir. Mesela Mehmet Ağar da başsağlığı için bir telgraf çekmiş. Ama bizim genel yapımızda bu var. Böylesi günlerde bir yan yana duruşu sergiliyoruz.
Başbakan bizi başka zaman da arayabilmeli. Biz bu ülkenin realitesiyiz. Konuşabilmeliyiz. Zaten bugün yapamadığımız tek şey budur. Başbakan aradığında şöyle söyledim. Aslında medya o zaman nasıl yanısttı, onu da bilmiyorum.
"OSLO SÜRECİNİN İÇİNDEYDİM"
Sedar'dan sonra BDP ve Kürt sorunu ile ilgili konuşan Sakık hükümeti eleştirdi.
Neden BDP silahların susması noktasında PKK karşısında zayıf kalıyor? Silahların susması için devletin, hükümetin bir projesi var mı? Ortada bir proje bir yol haritası yoksa BDP bu konuda ne yapabilir?
BDP silahların susması için ortaya proje koyuyor, her gün çağrı yapıyor ama bulduğu karşılık dışlanmak oluyor, baskı altına alınmak oluyor. Siyasetçisinden avukatına varıncaya kadar 8 bin kişi cezaevinde tutuklu. Orta da BDP mi bıraktılar?
Burada silahların bırakılması noktasında iradesiz olan hükümetin kendisidir. Yoksa BDP her türlü katkıyı sunmaya hazırdır. Şunu da unutmamak gerekiyor. Ortada ciddi bir güven bunalımının olduğu da bir gerçektir.
"B PROJESİNİ SONRADAN ÖĞRENDİK"
Sizin Batı olarak tanımladığınız kesimden benzer türde bir reaksiyon bu yaz da Hakkari'deki kucaklaşma üzerine geldi. Onlar da kendilerine göre bir tedirginik, güvensizlik yaşıyorlar.
Batıyı bu noktaya getiren Ankara siyaseti oldu, milliyetçilik oldu. Fırat'ın doğusunda olup bitenler oy uğruna batıdan saklandı, oraya başka türlü anlatıldı. Algılar çarpıtıldı. Şimdi batıdaki tedirginliğin, kaygının giderilmesi için elbette herkese, hepimize görev ve sorumluluk düşüyor. Ama asıl sorumluluk hükümetindir.
Hükümetin A projesinin yanında B projesi de olmamalıdır. Oslo görüşmeleri sürecinde ciddi bir güven bunalımı var. Bir taraftan devletin A projesi varken bir taraftan da B projesi varmış, sonradan öğreniyoruz.
Nedir B projesi?
B projesi PKK'yi tasfiye, yani PKK'den kurtulunursa, Kürt sorunu da ortadan kalkar projesidir bu. Sadece PKK'nın tasfiyesiyle bu iş çözülür mü?
Kürtler artık eski Kürtler değil. Bölge'nin en önemli siyasi aktörü ve değişim gücüdür. Kürtleri kandıramazlar. Bugün dönüp gençlere 1071 ruhu aşılanarak 2071 hedefi gösteriliyor. 1071'de giriş yaptığınız yer Kürt coğrafyasıdır.
O coğrafyadan Irak'taki Kürtlerin lideri Ak Parti'nin Kongresi'ne geldi. Kürsüye çıkarken kendisine 'Türkiye seninle gurur duyuyor' diye tezahürat yapılması sizi şaşırtmadı mı?
Barzani geliyor sizin kongrenizde Kürtçe konuşuyor ama ben kendi Parlamentomda bir atasözü söylediğimde bilinmeyen dil diye geçiyor.
Diğer yandan da dönüp 'red ve inkarı ben kaldırdım' diyorsunuz. Kürtler kendi ana dilinde eğitim yapabiliyor mu? Kurumlarda, kamuda kendini ifade edebiliyor mu? Siz oraya bakanlarınızla gidip Cumhurbaşkanı düzeyinde görüşüyorsunuz, konsolosluk açıyorsunuz, THY ofisi açıyorsunuz. Sonra dönüp bize 'bunları görmeyin' diyorsunuz!
Partideki bazı isimler için fezleke hazırlığı söz konusu. Bunun sonucu ne olur?
Şöyle güzel bir söz var; 'dünün güneşiyle bugünün çamaşırını kurutamazsınız'diye. 1994'de çok iyi hatırlarım, Çiller 'Yargıyla görüştüm, bunların işini bitirin' demişti. Bugün de Sayın Başbakan aynısını söylüyor. 'Yargı da biz de gereğini yapacağız' diyor.
Hepimizi tutuklayıp milletvekilliklerimizi düşürseniz de bizim geldiğimiz bir feda geleneğidir. Hiçbirimizin gözünde ne vekillik ne de makam olmaz. 1994'lerde yaşanan süreçten beri hala bu sorunda başka bir yönteminiz yok mu?
Bu yöntemde ısrar ederseniz, siz Kürtlere Ankara'yı, parlamentoyu tümden kapatmış olursunuz. Bunun sonuçlarının iyi düşünülmesi gerekir. Böylesi tarihsel bir hatanın içerisine düşülmemesi gerekir. Biz çözüm yeri olarak parlamentoyu görüyoruz. Halk da böyle düşündüğü için bin bir türlü engelleri aşarak temsilcilerini parlamentoya gönderdi. Halkın bu iradesini yok saymak bu ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.
Umarız bu hataya yeniden düşülmez. Son sözü Mevlana'dan söylemek isterim; Şu tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmemeliyiz.