AA Analiz, Batı Şeria yerleşimlerinin iki devletli çözümü aşındırdığını aktarıyor
AA Analiz'de Rayan Abed al-Razeq, İsrail'in Batı Şeria'daki yerleşim politikasının iki devletli çözümü aşındırdığını yazdı. Knesset 9'a karşı 68 oyla Filistin Devleti'ne karşı çıktı; Avrupa yaptırımları eğilimi tersine çevirecek ölçekte görülmüyor.
Filistin'in Ramallah kentinde politika ve hukuk araştırmacısı Rayan Abed al-Razeq, İsrail'in Batı Şeria'da yürüttüğü işgal politikasını AA Analiz için kaleme aldı.
***
İsrail devletinin siyasal ideolojisi Tevrat'a dayalı inançlar doğrultusunda Suudi Arabistan'dan Mısır'a uzanan bir devlet tasavvuru barındırırken, İsrail yönetimindeki sağcı hükümet de bu genişleme hedefini net bir biçimde dile getiriyor. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, bu stratejiyi "Size çok net söylüyorum ki, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak, Suriye ve Lübnan'ı kapsayan, Mısır'da Nil Nehri'ne kadar uzanan bir Yahudi devleti istiyoruz." sözleriyle somutlaştırırken, "Yahudi halkının değerleri üzerinde yükselen bir Yahudi devleti istiyorum. Büyük din alimlerimize göre Kudüs, kademeli olarak Şam'a kadar genişlemeye mukadderdir." diyerek hükümetin vadedilen sınırlar politikasını da teyit ediyor.
Söylemler, yayılmacı emellerin Filistin sınırlarını aşarak Suriye ve Lübnan'a uzandığının bir yansıması. Hermon Dağı ve Kuneytra kırsalında yerleşim karakolları kurma girişimleri sürerken, Lübnan'ın güneyi mükerrer saldırılar ve kara harekatlarına hedef oluyor. Öte yandan tasavvur edilen İsrail devletine yönelik ilk adımlar, 1948 Nekbe (Büyük Felaket) ve 1967 Nekse felaketleriyle Filistin topraklarında atılmış olsa da İsrail'in dayattığı kısıtlamalar günümüze dek aralıksız sürüyor.
Filistin Devleti ihtimalinin sistematik inkarı
İsrail hükümeti ve siyasi kurumları, bir Filistin Devleti'nin kurulmasını kesin bir dille reddediyor. İsrail Meclisi (Knesset) 9'a karşı 68 oyla bağımsızlık ihtimaline karşı çıkarken, buradan yükselen "İsrail topraklarının merkezinde bir Filistin Devleti'nin kurulması İsrail devleti ve vatandaşları için tehlike arz edecek, İsrail-Filistin çatışmasını kalıcı hale getirecek ve bölgeyi istikrarsızlaştıracaktır." açıklaması dikkati çekici oldu. Meclis ayrıca muhtemel bir devlet yapısını "Filistin terörünün ödüllendirilmesi" olarak nitelendirdi. Benzer şekilde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu söz konusu katı tutumu "Filistin Devleti kurulmayacak. Topraklarımızın kalbinde bize terör devleti dayatmaya yönelik son girişime gereken yanıt verilecektir." sözleriyle savundu. İsrail Maliye Bakanı Smotrich ise daha önce Filistin halkının varlığını bütünüyle inkar ederek bölgede yaşayan Filistin halkını "100 yıldan daha kısa bir geçmişe sahip bir icat" şeklinde tanımlamıştı.
Bu inkar politikası 7 Ekim 2023'ten öncesine dayanıyor. 1948 Nekbe'sinde 750 bini aşkın Filistinli yerinden edildi ve yüzlerce köy yıkıldı. İsrail, 1967'de, 1948'den geriye kalan Filistin topraklarını işgal ederek yüz binlerce kişiyi göçe zorladı. Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni, Filistin Devleti'nin temellerini atan 1993 Oslo Anlaşmaları'na kadar askeri yönetim altında tuttu. Ancak devam eden İsrail politikaları bir Filistin Devleti'nin kuruluşunu engellemeye devam etti.
Mevcut sağcı hükümet döneminde Oslo Anlaşmaları'nı iptal etme çağrıları ortaya çıktı. İsrail'in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in partisi anlaşmaların feshini öngören bir yasa tasarısı sundu ve "İsrail topraklarının merkezinde bir Filistin Devleti'nin kurulması İsrail devleti ve vatandaşları için varoluşsal bir tehdit oluşturacak, İsrail-Filistin çatışmasını kalıcı hale getirecek ve bölgesel istikrarı baltalayacaktır." açıklaması yaptı. Ben-Gvir ayrıca, "Ülke tarihindeki en büyük hatalardan birini, bize binlerce ölüme mal olan ve acısını hala çektiğimiz o lanetli Oslo Anlaşmaları'nı düzeltmenin vakti geldi." ifadelerini kullandı.
7 Ekim'den bu yana yerinden edilme vakaları, yerleşim faaliyetleri ve saldırılar yoğunlaştı. Gazze'deki soykırım 75 binden fazla Filistinlinin ölümüyle sonuçlanırken, daha önce 40 bini aşkın Filistinliye ev sahipliği yapan Batı Şeria'nın kuzeyindeki üç mülteci kampı boşaltıldı. İsrail'in uygulamaları A ve B bölgelerine kadar uzanırken, Knesset'in Batı Şeria'da İsrail egemenliğini dayatma çabaları ve 114'ten fazla yeni yerleşim birimi planı da sürece dahil oldu.
Söz konusu pratikler, uluslararası hukuka ve Filistin'e gözlemci devlet statüsü tanıyan 67/19 (2012) sayılı BM Genel Kurul Kararı'na rağmen devam ediyor. Yaklaşık 157 ülke Filistin'i tanıyor ve Filistin'in kendi kaderini tayin hakkı uluslararası alanda geniş destek görüyor. Ancak yerleşim yeri bağlantılı baskıların Kusra, Taybe ve Turmus Ayya'ya kadar genişlemesi, ABD Büyükelçisi'nin bölgeyi ziyaret etmesine ve bazı yerleşimci eylemlerini "terörizm" olarak nitelendirmesine dahi yol açtı. Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimler temelde iki farklı eksende nitelendiriliyor. İlk yaklaşım, ilhakı kolaylaştırmak amacıyla Filistinlileri topraklarından sürmeyi hedefleyen organize yerleşim faaliyetlerini yansıtan ve hukuki bir kavram olarak ele alınabilecek "etnik temizlik" terimidir. İkinci yaklaşım ise yerleşimci eylemlerine karşı etkili adımlarla desteklenmeyen, sınırlı bir siyasi niteleme olarak görülen "terörizm" kavramıdır.
Washington'ın söylem değişikliği ve yerleşimci terörü
ABD'nin Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee, 12 Ağustos 2026'da Nablus'a bağlı Kusra'ya düzenlediği ziyarette, yerleşimcilerin Filistin asıllı ABD vatandaşı Luay Ebu Rida'nın evini kuşatmasını "korkunç bir terör eylemi" olarak nitelendirdi. Büyükelçi ayrıca topraklara yönelik saldırıları "Tanrı'nın kanununun ihlali" şeklinde değerlendirdi.
Huckabee, yağma, kundaklama ve mülke zarar verme gibi mükerrer yerleşimci saldırılarının ardından da 5 Eylül 2026'da Turmus Ayya'yı ziyaret etti. Belediye Başkanı Nevaf Zaglul, belde nüfusunun yaklaşık yüzde 80'inin ABD vatandaşı olduğunu belirtti. Huckabee yerleşimcilerin eylemlerini "kriminal davranış ve terörizm", failleri ise İsrail'in itibarını zedeleyen "küçük bir yağmacı grubu" olarak tanımladı.
Ortaya konan değerlendirmeler, ABD politikasında olası bir değişime dair soru işaretleri yarattı. Ancak Washington'ın Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve diğer Filistinli yetkililere yeniden vize vermeyi reddedip 81. BM Genel Kurulu'na şahsen katılımlarını engellemesi, politikadaki sürekliliğe işaret ediyor. Nitekim 17 Eylül 2026'da Genel Kurul, ABD'ye girişlerin engellenmesi durumunda Filistinli yetkililerin oturumlara çevrim içi katılımına olanak tanıyan kararı 4 çekimser ve 3 ret oyuna karşı 152 oyla kabul etti. Öte yandan, Avrupa ülkeleri, belirli yerleşimcilere yönelik yaptırımları da kapsayacak biçimde Batı Şeria'daki yerleşimci şiddetine karşı daha sert bir tutum benimsedi.
Batı Şeria'da yasa dışı yerleşimci şiddeti ivme kazanırken Fransa, Danimarka, İzlanda ve Birleşik Krallık'ın da aralarında bulunduğu 12'den fazla Avrupa devleti yerleşimcilere yaptırım uyguladı ve yaptırım çemberini söz konusu gruplarla iş yapan kuruluşları da kapsayacak şekilde genişletmeye başladı. İngiltere Dışişleri Bakanı'nın Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimci eylemlerini "etnik temizlik" olarak nitelendirmesi, İsrail'in Kudüs'teki İngiliz Başkonsolosluğunu kapatmasına ve Birleşik Krallık ile işbirliğini askıya almasına yol açtı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar ilgili iddiayı reddederek "İngiltere Dışişleri Bakanı'nın İngiliz Parlamentosu'nda yönelttiği suçlamalar çirkin ve asılsızdır." açıklamasını yaptı. İsrail'in tepkisine rağmen Avrupa ülkeleri, Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimci şiddetine ve İsrail'in sahadaki uygulamalarına karşı yaptırım politikasını sürdürüyor.
Buna rağmen Gazze'deki soykırımla birlikte yürütülen yasa dışı yerleşim faaliyetleri, tüm Filistin'i kontrol altına almaya ve Nil'den Fırat'a uzandığı tasavvur edilen İsrail devletine zemin hazırlamaya dönük bir adım olarak görülmelidir. Sahadaki yerleşim politikaları, ilhak tartışmaları ve Filistin Devleti'ne yönelik kurumsal itirazlar birlikte ele alındığında, iki devletli çözümün uygulanabilirliği giderek daha fazla aşınıyor. Buna karşılık ABD ve Avrupa'dan gelen sınırlı diplomatik ve ekonomik baskılar, mevcut eğilimi tersine çevirecek ölçekte görünmüyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde temel mesele, uluslararası toplumun Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı ile sahada kalıcılaşan fiili durum arasındaki açığı ne ölçüde kapatabileceği olacaktır.
[Rayan Abed al-Razeq, Filistin'in Ramallah kentinde politika ve hukuk araştırmacısıdır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Sizin düşünceleriniz neler ?