İran, 7 Ekim sonrası üç yılda bölgesel ağı aşınırken füze ve Hürmüz'e ağırlık verdi - Son Dakika
Son Dakika Logo
BBC

İran, 7 Ekim sonrası üç yılda bölgesel ağı aşınırken füze ve Hürmüz'e ağırlık verdi

Google algoritmasına bırakmayın, okuyacağınız haberi siz seçin! Tıkla ve ekle
İran, 7 Ekim sonrası üç yılda bölgesel ağı aşınırken füze ve Hürmüz\'e ağırlık verdi

Hamas'ın 7 Ekim 2023 saldırıları sonrası İran'ın dini lideri Ali Hamaney bölgede dengelerin değiştiğini söyledi. Aradan geçen üç yılda Esad yönetimi devrildi, Hamas ve Hizbullah ağır darbeler aldı; İran, savaşı sınırlarından uzak tutamayınca füze, SİHA ve Hürmüz'e ağırlık verdi.

Hamas'ın 7 Ekim 2023'te düzenlediği İsrail'e yönelik saldırıları sonrası, İran'ın dini lideri Ali Hamaney, bölgede dengelerin değiştiğini söyledi. Hamaney, İran İslam Cumhuriyeti'nin düşmanlarının "direniş cephesi"nin yeni konumunu kabul etmek zorunda kalacağı bir gelecek tasavvurunu ortaya koydu.Dini liderin o dönemki değerlendirmesine göre, Hamas'ın "Aksa Tufanı" adını verdiği saldırılar, bölgesel güç dengesinde bir dönüşümün zeminini hazırlamıştı. Ancak bu beklenti daha sonra ciddi sınamalarla karşılaştı.Aradan üç yıl geçtikten sonra Suriye'de Beşar Esad yönetimi devrildi, Hamas ve Hizbullah ağır darbeler aldı; İran, İsrail ve ABD'yle doğrudan savaş tecrübesi yaşadı.Tahran'ın nüfuzunu genişletmek ve savaşı sınırlarından uzak tutmak için kurduğu ağ, saldırıların ülke içine ulaşmasını engelleyemedi.Bu gelişmelere karşılık İran, askeri kapasitesine ve coğrafi konumuna daha fazla ağırlık vermeye başladı. Füzeler, silahlı insansız hava araçları (SİHA) ve bölgesel ticaret yollarını aksatma kabiliyeti, Tahran'ın düşmanlarına maliyet yükleme çabalarında daha büyük bir rol üstlendi. Müttefik gruplar da bu hesapların bir parçası olmaya devam ediyor. Ancak bu grupların üstlenebileceği rol ve bunun karşılığında ödedikleri bedel konusunda artık daha fazla soru işareti bulunuyor.Peki İran'ın öncelikleri ve etkisini sürdürmesini sağlayan unsurlardaki bu değişimler nasıl ortaya çıktı?Bölgesel derinliğine duyduğu güven, savaş koşulları içinde nasıl yerini ülke içinde caydırıcılığı yeniden inşa etme çabalarına bıraktı?

Savaş İran topraklarına ulaştı7 Ekim saldırıları öncesi İran'ın bölgedeki silahlı gruplarla kurduğu askeri ilişkiler, İslam Cumhuriyeti yetkililerinin ülkenin güvenliğinin temel dayanaklarından biri olarak sunduğu düzenlemelerin parçasıydı. Hizbullah'ın İsrail sınırlarındaki varlığı, Irak'taki İran yanlısı gruplar ve bölgedeki diğer müttefikler, İran'la yaşanacak bir çatışmanın karşı taraf açısından çok cepheli bir savaşa dönüşebilmesini mümkün kılıyordu. Suriye ise bu grupları birbirine bağlayan temel coğrafi halka işlevini görüyordu.İran yetkilileri bu stratejiyi, Tahran'ın bölgedeki müttefik gruplarının sahip olduğu kapasitenin düşmanın İran topraklarına saldırmasını zorlaştıracağı düşüncesiyle hayata geçirmişti.İran; füze, SİHA'lar ve diğer asimetrik savaş araçlarını geliştirerek, hava gücü ve konvansiyonel silahlar bakımından üstün rakiplere karşı koymaya da hazırlanıyordu.Bu kabiliyetlerin bir kısmının müttefiklere aktarılması, İran'ın askeri gücünü bölgesel varlığıyla daha da bağlantılı hale getiriyordu.Uluslararası Kriz Grubu'nun kıdemli İran analistlerinden Hamidreza Azizi, BBC Farsça'ya yaptığı değerlendirmede şunları söylüyor: "İslam Cumhuriyeti'nin askeri ve stratejik karar alıcılarının zihninde, bölge ülkelerindeki ve 'direniş ekseni' olarak bilinen gruplar İran'a stratejik derinlik sağlıyordu."Böylece Tahran, askeri çatışma alanını kendi sınırlarından uzak bölgelerde tanımlayabiliyordu. Aynı zamanda bu grupların varlığı ve askeri kapasiteleri, düşmanın doğrudan İran'a ulaşmasını zorlaştıracaktı."Bölgesel derinlik yaratmanın ötesinde, İran'a yakın grupların kullanılması Tahran'ın düşmanlarıyla rekabetinin bir bölümünü "gri bölgede" yürütmesine ve bazı operasyonlardaki rolünün belirsiz kalmasına da olanak tanıyordu. Bu tür bir belirsizlik, verilecek karşılığın düzeyini ayarlamak ya da çatışmanın daha geniş bir savaşa dönüşmesini önlemek açısından ek manevra alanı sağlıyordu.Ancak Gazze savaşının sürmesi ve İsrail saldırılarının genişlemesiyle birlikte bu düzenlemenin unsurları giderek zarar gördü ve bölgede yeni koşullar ortaya çıktı. Hamas ve Hizbullah'ın zayıflaması, İran'ın iki önemli müttefikinin kapasitesini sınırladı. Esad hükümetinin devrilmesi de Tahran'ın Irak ve Lübnan'daki nüfuz alanları arasındaki bağlantıları kolaylaştıran bir ülkedeki konumunu ortadan kaldırdı. Başka bir ifadeyle, Suriye'nin kaybedilmesi "direniş ekseni" olarak bilinen yapının coğrafi erişim alanının önemli bir bölümüne darbe vurdu.Azizi, "Müttefiklerin kaybedilmesi ve coğrafi erişim alanının daralması, birbirine bağlı iki süreçti ve İran'ın stratejik derinliğinin aşınmasına yol açtı" diyor.Tahran'ın tutumundaki değişimin ne zaman başladığı sorusuna yanıt arayan Carnegie Orta Doğu Merkezi'nin kıdemli editörü ve Diwan adlı blogun editörü Michael Young ise İsrail'in doğrudan saldırılarının seyrine dikkat çekiyor. Young, BBC Farsça'ya şunları söylüyor: "Bana göre değişim 7 Ekim'in kendisiyle başlamadı. İsrail'in doğrudan İran'ı hedef almaya başlamasıyla başladı. İsrail'in stratejisi doğrudan çatışmaya yöneldikçe İranlılar kendi caydırıcılık kapasitelerine çok daha fazla dayanmaya başladı. Bunun ilk örneklerini İsrail'e karşı füze kullanımında gördük."Bu yoruma göre, karşı tarafın davranışları Tahran'ın hesaplarını değiştirmede belirleyici bir rol oynadı. Nisan 2024'te İran'ın Şam'daki konsolosluk binasına yapılan saldırı ve bunu izleyen doğrudan saldırı karşılıkları da aynı sürecin parçalarıydı. Haziran 2025'teki 12 günlük savaş ve ertesi yıl yaşanan çatışmalar, savaşı İran sınırlarının dışında tutmaya yönelik stratejinin sınırlarını daha açık şekilde ortaya koydu.

Bununla birlikte, İran'ın müttefiklerinin zayıflamasının etkisini İsrail ve ABD'nin siyasi ve askeri kararlarından tamamen ayırmak ya da savaşın patlak vermesini tek bir nedene bağlamak kolay değil.Yine de bu dönemin sonunda muhtemelen netleşen bir nokta vardı: İran'ın bölgesel grupların kapasitesine duyduğu güven, bu stratejinin temel hedefi olan "savaşın alevlerini İran topraklarından uzak tutma" amacını gerçekleştirmekte başarısız olmuştu.Füzelere ve coğrafi konuma daha fazla bağımlılıkDoğrudan çatışmaların genişlemesiyle birlikte Tahran, düşmanın hesaplarını etkilemek amacıyla, kullanımı doğrudan İran'ın kendi silahlı kuvvetlerinin kontrolünde olan araçları geçmişe kıyasla daha fazla kullanmaya başladı. İsrail'e ve ABD üslerine yönelik füze ve SİHA saldırıları ile deniz ticaretini hedef alan tehditler, savaşın maliyetlerini doğrudan çatışma alanının ötesine taşıdı.ABD ile konvansiyonel askeri açıdan rekabet etme imkanına sahip olmayan bir ülke için bu yaklaşım, savaşın sürdürülmesini daha zor ve maliyetli hale getirmenin bir yolu olarak görülebilir. Bu hesaplamaya göre, enerji ihracatını aksatmak veya deniz taşımacılığı rotalarını güvensiz hale getirmek, İran'a saldırı kararında doğrudan rolü olmayan hükümetler ve şirketler üzerinde de baskı oluşturuyor. Tahran, bu baskıların Washington'ın karar alma sürecini etkilemesini umuyor; ancak ekonomik kayıpların siyasi tavizlere dönüşmesi garanti bir sonuç değil.İran'ın müttefik ağının yeni konumunu açıklayan Hamidreza Azizi şunları söylüyor: "Direniş ekseni artık İran'ın kendi 'cezalandırma yoluyla caydırıcılık' stratejisini tamamlayıcı bir unsur olarak hareket ediyor. İran'ın füze kapasitesi ile coğrafi konumu, özellikle de Hürmüz Boğazı, bu stratejinin temelini oluşturuyor. Gerektiğinde müttefik gruplar, İran'ın desteği veya onayıyla, İslam Cumhuriyeti'nin düşman ve savaş alanı üzerindeki etkisini artırabiliyor."Bu nedenle, İran stratejisinin farklı unsurlarının göreli ağırlığı değişmiş olsa da, bunun Ortadoğu'daki müttefik grup ağıyla kurulan bölgesel ilişkilerin bir kenara bırakıldığı anlamına gelmediği görülüyor.Aynı zamanda İran'ın savaşın dinamiklerini etkilemek için geçmişe kıyasla çok daha açık biçimde kullandığı bir diğer unsur da Hürmüz Boğazı oldu.2026'daki savaşın başlaması ve İran'ın dini liderinin öldürülmesinin ardından bu stratejik su yolu, İran'ın güvenlik hesaplarında daha belirgin bir yer edinmeye başladı. Deniz taşımacılığına yönelik tehditler daha önce de Tahran'ın söyleminde yer alıyordu; ancak bu kapasitenin fiilen kullanılmaya başlanması, karşı tarafa maliyet yükleme çabalarındaki önemini artırdı.Boğazın coğrafi konumu İran'a diğer ülkelerin ticaretini etkileme imkanı veriyor ve Hürmüz'den geçen gemi trafiğindeki aksamalar, gemilerin korunma maliyetlerini yükselterek armatörlerin, sigorta şirketlerinin ve petrol alıcılarının kararlarını etkiliyor.Bu baskının nasıl işlediğini açıklayan James Madison Üniversitesi siyaset bilimi profesörü ve "Iran's Nuclear Diplomacy: Power Politics and Conflict Resolution" (İran'ın Nükleer Diplomasisi: Güç Politikası ve Çatışma Çözümü) adlı kitabın yazarı Bernd Kaussler, BBC Farsça'ya şöyle diyor: "Hürmüz'le ilgili birçok senaryo, boğazın mayınlanmasına ve ardından gerekli olacak uzun ve zahmetli mayın temizleme operasyonlarına odaklanıyordu. Ancak İran'ın düşük maliyetli ve gözden çıkarılabilir insansız hava araçlarını kullanarak denizcilik şirketlerinde öyle bir korku yaratabileceği ortaya çıktı ki, bu şirketler riski üstlenmek istemeyebilir."Bu değerlendirmeye göre, bir saldırının şirketlerin karar alma süreçleri üzerindeki etkisi, gemilere verilen doğrudan hasarın ötesine geçerek aksamanın kapsamını genişletebilir.Öte yandan bu araçların daha yoğun kullanımı, İranlı karar alıcıların risk değerlendirmelerinde bir değişime işaret ediyor olabilir. Bazı analistler, son saldırıların Tahran'da şu düşünceyi güçlendirdiğini savunuyor. Temkinli davranmak ve sınırlı karşılık vermek, karşı taraftan mutlaka benzer bir itidal görmeyi sağlamıyor. Bu yaklaşıma göre, bir tehdidin inandırıcı olması için onu uygulama iradesinin de görünür olması gerekiyor.İran'ın yeni davranış biçimine ilişkin yorumlardan biri de bu. İran'ın doğrudan askeri kapasitesinin bu hesaplamalardaki artan rolünü açıklayan Michael Young şöyle diyor: "Bugün İran'ın caydırıcılık denklemindeki temel unsur, füze ve insansız hava aracı kapasitesi ile Hürmüz Boğazı'nı kapatma yeteneğidir. İran artık kendi caydırıcılığını tanımlama ve uygulama sürecine çok daha doğrudan katılıyor. Bu gelişme bölgesel müttefik güçlerin rolünü ortadan kaldırmış değil; İran onları kullanmaya devam ediyor."Young'un Hürmüz Boğazı'nı kapatma kapasitesine yaptığı vurgu, İran'ın baskı uygulama gücüne ilişkin değerlendirmesini yansıtıyor. Ancak bu baskının ne ölçüde hayata geçirilebileceği ve sürdürülebileceği, karşı tarafın vereceği tepkiye de bağlı.Bu nedenle, yerli ve doğrudan kontrol edilen kapasitelere daha fazla ağırlık verilmesinin iki sonucu bulunuyor: Bir yandan karşılık verme sorumluluğunu müttefiklerin davranışlarına daha az bağımlı hale getiriyor, diğer yandan İran'ı doğrudan eylemlerin maliyetleriyle daha açık biçimde karşı karşıya bırakıyor. Savaş sırasında pazarlık gücü sağlayan kabiliyetler, sonraki saldırıların hedefi haline de gelebiliyor.Ayrıca İran'daki askeri komutanların doğrudan hedef alınması da bu çatışmanın yeni özelliklerinden biri oldu. Bu durum, İslam Cumhuriyeti yetkililerinin ağır kayıplara rağmen ülke içinden karşılık verme kapasitesini koruduğunu da gösterdi.Başka bir ifadeyle, komutanlara ve askeri tesislere yönelik saldırılara rağmen karşılık verme yeteneğinin sürmesi, ülkenin askeri kapasitesinin tamamen yok edilmesinin kolay olmadığını gösteriyor. Kaussler bu konuda şunları söylüyor: "Devrim Muhafızları'nın merkezi olmayan komuta yapısı, farklı birliklerin komutanlarının bağımsız kararlar almasına ve üst düzey komutanlar ile İslam Cumhuriyeti lideri öldürülmüş olsa bile saldırıları sürdürmesine imkan tanıdı."

İran'ın komutanları etkisiz hale getirildikten sonra bile karşılık verebilmesi, bu komutanların ötesine uzanan bir ağın varlığına ve onların ölümünden sonra da düşmana yönelik operasyonların devam edebildiğine işaret ediyor olabilir. Ancak bu durum yine de İran yetkililerini şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Bunca deneyime rağmen istihbarat ve hava savunmasındaki zafiyetler neden önlenemedi?Ayrıca ülkenin, komutanların, siyasi yetkililerin ve hatta sıradan vatandaşların olası yeni saldırılara karşı korunmasının ne ölçüde yeniden sağlanabildiği konusunda da soru işaretleri sürüyor.Farklı bir role sahip daha yüksek maliyetli müttefiklerİran silahlı kuvvetlerinin savaştaki rolü değişirken, bölgedeki gruplarla ilişkileri de yeni koşullara uyum sağlıyor. "The Axis of Resistance: Iran, Israel, and the Struggle for the Middle East" (Direniş Ekseni: İran, İsrail ve Orta Doğu Mücadelesi) adlı kitabın yazarı Hamidreza Azizi, Tahran'ın bu ağın operasyonel esnekliğinin bir kısmını yeniden tesis etmeye çalıştığını düşünüyor. Azizi'ye göre İran bunu özellikle Irak'taki daha küçük gruplarla temaslarını artırarak ve bazı büyük örgütlerin faaliyetlerini küçük hücreler halinde yeniden örgütleyerek yapmaya çalışıyor.Bu tür değişiklikler kalıcı olursa, büyük yapılar ağır darbe alsa bile faaliyet yürütme kapasitesinin korunmasına yardımcı olabilir. Ancak dağınık operasyonlar gerçekleştirebilme yeteneği, geçmişteki gibi geniş ve koordineli bir tehdit oluşturma kapasitesiyle aynı şey değil. Bu grupların ülkelerindeki konumları, sahip oldukları kaynaklar ve ev sahibi hükümetlerin baskıları, faaliyetlerinin sınırlarını belirliyor.

Azizi'nin çizdiği yeni haritada Yemen ve Kızıldeniz'in önemi artmış durumda. Azizi şöyle diyor: "Coğrafi eksen Irak, Levant ve Akdeniz'den uzaklaşarak daha çok Irak, Yemen ve Kızıldeniz'e kaydı. Husilerin bugün İran'ın bölgesel politikasında oynadığı rol, 7 Ekim saldırıları öncesi Hizbullah'ın oynadığı role benziyor. Ancak aradaki fark, Husilerin çok daha geniş hareket serbestisine sahip olması ve İran'ın onların ne yaptığı üzerinde daha az kontrole sahip olması."Bu farklılık, Tahran'ın günümüzdeki en önemli ortaklarından biri üzerindeki etkisini de sınırlandırıyor.Husiler açısından Babülmendep Boğazı çevresindeki faaliyetler, Yemen içindeki hedefleri ve diğer bölgesel aktörlerle rekabetleriyle bağlantılı.Bu hedeflerle İran'ın çıkarlarının örtüşmesi işbirliğini kolaylaştırabiliyor ancak bu durum, Husilerin aldığı her kararın Tahran tarafından yönlendirildiği anlamına gelmiyor. Irak'ta da İran'a yakın gruplar, dış ilişkilerinin yanı sıra ülke içindeki siyasi rekabetler ve güç dengeleri içinde faaliyet gösteriyor.Young da Husilerin Yemen'deki güç dengesini değiştirme çabalarının bölgesel rakiplerinden karşılık görebileceğini düşünüyor. Ona göre grubun faaliyet alanını genişletmesi İran'ın rakipleri üzerindeki baskıyı artırabilir; ancak aynı zamanda Husilerin kendi konumlarını koruma maliyetini de yükseltebilir.

Lübnan'da ise çatışmaya katılımın bedeli, Hizbullah ve onun temel destek tabanını oluşturan toplum açısından daha görünür bir mesele haline geldi. Kendisi de Beyrut'ta yaşayan Young şöyle diyor: "Bu ittifaklar hala bir rol oynuyor ancak bu rolü yerine getirmenin maliyeti arttı. Hizbullah'ın bu yılki savaşta kullanılması, hem örgüt hem de Şii toplumu açısından yıkıcı sonuçlar doğurdu. Ensarullah örneğinde de grubun Yemen'de kendi çıkarlarının peşinden gittiğini kabul etmek gerek. İran'la ilişkisi basit bir vekil güç ilişkisi olarak görülmemeli."Bu iki deneyim birlikte değerlendirildiğinde, askeri işbirliği imkanlarının her ülkede farklı sınırlamalarla karşı karşıya olduğu görülüyor.Azizi, İran'ın savaştan çıkabilmesi halinde bu ağı yeniden canlandırmaya çalışacağını öngörüyor. Ancak ona göre bu ağın yapısı ve işlevi geçmiştekinden farklı olacak. Böyle bir yeniden yapılanmanın mümkün olup olmayacağı ise aynı zamanda bu grupların faaliyet gösterdiği ülkelerdeki iç siyasi koşullara da bağlı.Bu değişiklik İran'a ne tür bir güvenlik sağlıyor?Bu denklemin bir diğer boyutu ise İran'ın komşusu olan Körfez ülkelerinin durumu. Bu ülkeler ABD güçlerine ev sahipliği yaptıkları için İran'ın füze ve insansız hava aracı saldırılarının hedefi haline geldiler. Tüm bu gelişmeler, gelecekte onların güvenlik düzenlemelerini ve bu hesapların İran'ın güvenlik durumu üzerindeki karşılıklı etkilerini şekillendirebilir.Kaussler, bazı Körfez hükümetlerinin Tahran'la daha fazla uzlaşma yoluna gidebileceğini düşünüyor: "Bir ABD askeri üssüne ev sahipliği yapmak caydırıcılık sağlaması gereken bir şeydi. Ancak şimdi tam da bu varlık, İran'ın misilleme saldırıları için gerekli koşulları yaratmış durumda. Bölgedeki bazı küçük ülkeler İran'la daha fazla uyum arayışına girebilir. Ancak geleceğe ilişkin senaryolar çizerken temkinliyim, çünkü hala bir savaş durumunun içindeyiz."Kaussler bu ihtimali, bölgenin gelecekteki güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceğinin henüz belirsiz olduğu bir dönemde dile getiriyor.Öte yandan, devam eden tehditler aynı ülkelerin askeri işbirliğini güçlendirme ve İran karşısındaki kırılganlıklarını azaltma yönündeki motivasyonlarını da artırabilir. Dolayısıyla Tahran'ın maliyet yükleme kapasitesi daha fazla diplomatik temas için uygun koşullar yaratabilir ve komşu ülkeler yeni İran saldırılarından duydukları kaygı nedeniyle Tahran'la bir tür diyaloga yönelebilir. Ancak aynı zamanda İran açısından daha fazla yalnızlaşma ve tekrarlayan krizler riski de ciddi bir ihtimal olarak varlığını koruyacaktır.Bununla birlikte İran, komşularıyla ilişkilerin ötesinde, küresel düzeydeki dostlarıyla bağlarını güçlendirmeye de özel önem verdi. Bu süreçte Rusya ve Çin'den sınırlı da olsa destek gördüğünü düşündü.Young şöyle diyor: "İranlıların diplomatik araçları da var. Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştirme çabaları küçümsenmemelidir. İran bu ilişkilerin kendisine bir tür diplomatik koruma sağlamasını umuyor. İran birden fazla düzlemde hareket edebilir ve kapasitesi yalnızca füzeler, SİHA'lar ve bölgesel ittifaklarla sınırlı değil."

Elbette bu ilişkilerin önemi, söz konusu ülkelerin İran'ı savunmak için askeri olarak müdahale edeceği konusunda herhangi bir garanti olduğu anlamına gelmiyor.Nükleer alanda da savaş deneyimi birbiriyle çelişen hesaplar yaratabilir. Çünkü saldırılara karşı kırılganlık, daha sert seçenekleri savunanların argümanlarını güçlendirebilirken; yeniden yapılanmanın maliyeti, yeni saldırı riski ve ekonomik baskıyı azaltma ihtiyacı farklı bir yöne işaret ediyor. Yayımlanan analizlerde çeşitli senaryolar ortaya kondu. Bu analizler ne nükleer silah üretme yönünde kesin bir karar alındığını ne de nükleer silaha yönelmeme şeklindeki önceki yaklaşımın sürdürüleceğini kesin olarak ortaya koyabiliyor. Ancak İran siyasetinde, nükleer silah geliştirilmesi gerektiğini eskisine kıyasla daha rahat ve daha yüksek sesle dile getiren çevrelerin giderek görünür hale geldiğini daha büyük bir güvenle söylemek mümkün.7 Ekim saldırılarının üzerinden üç yıl geçtikten sonra, İran'ın araçlarını nasıl kullandığındaki değişim, bu değişimin nihai sonucundan daha net bir şekilde görülebiliyor.

Tahran, bölgesel derinliğinde yaşadığı aşınmayı telafi etmek için çatışmanın daha büyük bir kısmını doğrudan üstlenmiş ve savaşın maliyetlerini, ABD ve İsrail'in askeri üstünlüğünün tam koruma sağlayamadığı alanlara taşımaya çalıştı.Ancak bu kapasiteyi kalıcı güvenliğe dönüştürebilmek için İran hala yalnızca füze ateşleyerek ya da deniz ticaretini tehdit ederek aşamayacağı kısıtlarla karşı karşıya. Kaynaklarını koruyabilmesi, bölgesel ilişkilerini yeniden tesis edebilmesi ve yeni çatışmaların ortaya çıkma ihtimalini azaltacak düzenlemeler bulabilmesi, bu politikanın geleceğini belirleyecek unsurlar arasında yer alıyor.Bölgedeki müttefik güçler ağını genişletmeye ve güçlendirmeye dayanan stratejinin en somut sonucu ise, savaşın ülke sınırlarından uzak tutulması hedefinde başarısız olması oldu. Ayrıca bugün, ortaya çıkan yeni yapılanmanın benzer çatışmaların yeniden İran topraklarına taşınmasını engelleyip engelleyemeyeceği konusunda da ciddi soru işaretleri bulunuyor.Bu analizin çevirisinde yapay zekadan yararlandık. Yayımlanmadan önce çeviriyi bir BBC gazetecisi kontrol etti.

Kaynak: BBC

Sizin düşünceleriniz neler ?

    SonDakika.com'da yer alan yorumlar, kullanıcıların kişisel görüşlerini yansıtır ve sondakika.com'un editöryal politikası ile örtüşmeyebilir. Yorumların hukuki sorumluluğu tamamen yazarlarına aittir.
BBC