ABD şemsiyeyi çekince Avrupa'da refah devleti sarsıldı, aşırı sağ güçlendi - Son Dakika
Son Dakika Logo
Son Dakika Uygulamayı yükle! YÜKLE

ABD şemsiyeyi çekince Avrupa'da refah devleti sarsıldı, aşırı sağ güçlendi

Google algoritmasına bırakmayın, okuyacağınız haberi siz seçin! Tıkla ve ekle

ABD'nin savunma yükünü Avrupa'ya bırakması refah devletini savunma ve sosyal harcama arasında sıkıştırdı. Hükümetler borçlanma veya kesintilerle faturayı farklı kesimlere yüklerken aşırı sağ, refahın sınırlarını göçmen karşıtlığı üzerinden çizme vaadiyle yükseliyor.

Anadolu Ajansı Stratejik Analiz muhabiri Utku Asker, değişen küresel güç dengelerinin Avrupa siyaseti ve toplumlarındaki etkisini AA Analiz için kaleme aldı.

***

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Amerikan askeri şemsiyesi altında refah devleti yapısına bürünen Avrupa devletleri, güvenliğin faturasının büyük bölümünü Washington'a bırakarak sosyal harcamaya alan açan bir devlet modeli inşa etmişti. Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında da devam eden güvence yalnızca askeri bir korumadan ibaret değildi. Bazı kıta ülkelerinin görece askeri otonomisi bulunsa da güvenliğin büyük ölçüde ABD eliyle sağlandığı, ülkeler arası ilişkilerin kurumlar üzerinden yürüdüğü ve kıta siyasetinin AB çatısı altında uzlaşmaya dayandığı düzenin de teminatıydı.

Ancak önce Rusya-Ukrayna savaşı, ardından da Trump'ın "savunmada herkes kendi yükünü taşıyacak" dayatması, kalkanın ne kadar güvenilir olduğunu tartışmaya açtı. Haliyle, yıllarca bu kalkanın gölgesinde palazlanan Avrupa'nın refah modeli de artık sorgulanmaya başladı. Bugün ABD desteğini şartlara bağlamaya başladıkça, Avrupa'nın alışkın olduğu bu konforlu düzenin altındaki zemin de hızla kayıyor.

7 Ekim'de Atina'da, Parthenon'un önünde konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Avrupa'nın "uzun uykusundan" uyanması gerektiğini belirterek, kıtanın asıl ihtiyacının kaybettiği medeniyet özgüvenini geri kazanmak olduğunu söyledi. Rubio'nun teşhisi, aslında sorunu sadece bir irade eksikliğine, yani eldeki kaynakları kullanmama durumuna indirgiyor. Oysa bugün Avrupa'da yaşanan çalkantının çok daha derin bir sebebi var. Uluslararası sistemde güç dengeleri değiştiğinde, sırtını dışarıdan sağlanan bir güvenlik şemsiyesine dayayan devletlerin iç düzenleri de kaçınılmaz olarak sarsılır. Washington'un yavaş yavaş geri çekilmesiyle oluşan büyük boşluk, savunma bütçelerine fazladan birkaç puan eklenerek kapanmayacak. Çünkü asıl çatırdayan şey, o kalkanın altında yıllarca ilmek ilmek örülmüş toplumsal sözleşmenin ta kendisi.

Kalkanın altında aslında ne inşa edilmişti?

ABD'nin güvenlik şemsiyesi ile Avrupa ülkeleri, silaha ve orduya harcamaları gereken bütçeyi içerideki toplumsal barışı ve refahı finanse etmek için kullanabildiler. Burada iki detayı hatırlatmakta fayda var. Evvela, refah devleti modeli sadece bir Amerikan lütfu değildi, Avrupa'nın kendi içindeki sınıf mücadeleleri ile sosyal demokrat geleneklerin de bir sonucuydu. İkincisi, ABD güvenlik yükünü karşılıksız bir iyilik olarak değil, Sovyetler'in Avrasya'ya hakim olmasını engellemek için de sırtlanmıştı. Fakat her halükarda kıtanın İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ulaştığı o "ihtişamlı" refah yapısı, iki kutuplu dünya düzeninin başlattığı avantajdan bağımsız değildi. Soğuk Savaş yıllar önce bitmiş olsa da siyasi bir alışkanlıkla devam eden konfor, artık küresel güç dengelerinin yeniden yazılmasıyla sona eriyor. Refah devleti modelinin de bu değişimden etkilenmemesi pek olası değil.

Aslına bakılırsa İngiltere'nin geçmişte yaşadıkları, denklemin tersine de işleyebileceğini gösteriyor. 1968'de çiçeği burnunda refah devletinin maliyeti [1] ile küresel imparatorluk sorumlulukları arasında sıkışan Londra, Süveyş'in doğusundan çekilme kararı almış ve Körfez'in güvenliğini fiilen ABD'ye devretmişti. Bugün ise Avrupa tam tersi bir durumla karşı karşıya. Tırmanan askeri ihtiyaçlar sosyal harcamaları iyiden iyiye baskı altına alıyor. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth'in Haziran ayında Avrupa'daki Amerikan varlığını mercek altına alması, gelecekteki desteği savunma harcamalarına bağlaması ve "NATO 3.0" etrafında şekillenen söylemi [2], ABD'nin yaklaşık 75 yıl önce üstlendiği yükü yeniden Avrupa'nın kucağına bırakması anlamına geliyor. Süper gücün sağladığı o "güvenlik sübvansiyonu" çekildiğinde, dış kaynağa yaslanarak kurulan iç düzen açığı devletin kendi kaynaklarla kapatılmak zorunda kalınıyor. Bu da kaçınılmaz olarak güvenliği bütçe önceliklerinin en tepesine çıkarıyor.

Faturayı kim ödeyecek?

Avrupa hükümetleri bugün tam anlamıyla bir kıskacın içinde. Caydırıcı bir savunma kapasitesi inşa etmek, refah devletini ayakta tutmak ve mali-siyasi istikrarı korumak. Devletlerin bu üç hedefi aynı anda gerçekleştirmesi de beklenmemeli. Avrupa, hangi ikisini seçerse seçsin, üçüncüsünden taviz vermek zorunda kalacağı zorlu bir yol ayrımında.

Almanya, gevşetilen mali kuralları fırsat bilerek savunma ve altyapı için rekor düzeyde borçlanmaya gitti, yani faturayı şimdilik geleceğe havale etti. Fransa'da ise siyasi çalkantılar sürerken bütçe açığını frenleme çabaları tahvil faizlerini fırlattı. Bu durum, "hem savunmadan ödün vermeyelim hem de sosyal refahı koruyalım" inadının, ülke ekonomisini ne kadar hızlı çıkmaza sürükleyebileceğini gözler önüne serdi. Hollanda ise artan savunma harcamalarının acısını doğrudan sosyal devletten çıkardı. Vergi dilimlerini enflasyona yansıtmadan az gelirli kesimleri dolaylı yoldan daha çok etkileyen bir nevi "özgürlük katkı payı" topladı ve sağlık bütçesinde kesintilere giderek savunmaya kaynak yarattı.

İspanya ve İtalya ise şimdilik savunmayı ikinci plana atmayı seçenler safında. İspanya askeri hedeflere çok daha az para harcayarak da ulaşılabileceğini iddia ediyor. İtalya ise kağıt üzerinde bir kurnazlık yaparak, halihazırdaki bazı harcama kalemlerinin adını "savunma harcaması" olarak değiştirdi ve NATO'nun harcama barajını böylelikle aşmış oldu [3].

Aslında durum net. Hangi yol seçilirse seçilsin, bedelini hep farklı bir kesim ödüyor. Borçlanmaya gitmek faturayı gelecek kuşakların sırtına yüklüyor, sosyal haklardan kesinti yapmak doğrudan emekliyi, hastayı ve dar gelirliyi vuruyor. Savunma masrafından kaçmak ise bu kez Doğu Avrupa'daki müttefiklerin güvenini sarsıp ülkenin ittifak içindeki itibarını zedeliyor. Merkez partiler zorlu seçenekler arasında bocaladıkça, her hamlede farklı bir seçmen kitlesini küstürüyor. Bir türlü netleşemeyen kararsızlık hali de günün sonunda ana akım siyasete duyulan güveni içten içe eritiyor.

Aşırı sağ ne vaat ediyor?

Aşırı sağın yükselişini anlamak için çıkmazdan sözde bir "kurtuluş reçetesi" sunduklarını görmek gerekiyor. Merkez partiler seçmene acı gerçeği söylemekte, yani bazı şeylerden mecburen vazgeçileceğini anlatmakta zorlanırken, aşırı sağ meseleyi kökünden değiştirip doğrudan sosyal devletin imkanlarından "kimlerin faydalanması gerektiğini" tartışmaya açıyor. Onlara göre refahın sınırları sadece vatandaşlık, kültürel aidiyet ve "yerlilik" üzerinden çizilirse, savunma için gereken o devasa bütçe göçmenlere, Brüksel'e veya Ukrayna'ya giden paralar kesilerek rahatça bulunabilir. Siyaset biliminde "refah şovenizmi" denilen formül, faturayı tamamen "dışarıdakilere" kestiği ve kendi seçmeninden fedakarlık beklemeden mevcut rahatlığı korumayı vaat ettiği için kitlelere son derece cazip geliyor.

Ancak bu vaatler matematiğe pek uymuyor. Savunma harcamalarının yarattığı açık, öyle göçmenlere ayrılan bütçeyi ya da dış yardımları keserek kapanacak boyutta değil. Nitekim iktidar koltuğuna oturan aşırı sağ partiler de çok geçmeden aynı gerçekle yüzleşiyor. Macaristan'da Orban'ın partisi Fidesz'in iktidarı kaybetmesi ve İsveç Demokratları'nın eylül seçimlerinde ilk kez oy kaybederek gerilemesi de gösteriyor ki, elini taşın altına koyan, hükümete geçen ya da koalisyon ortağı olan aşırı sağ partiler de yıpranmadan kaçamıyor.

Meselenin çok daha derin bir boyutu daha var. Avrupa'nın çıkmazdan kurtulmasının en gerçekçi yolu, ortak borçlanmaya gitmek, savunma sanayisini mükerrerlikten arındırmak [4] ve siyasi sebeplerle olası ortakların katılımını engellemeden yükü tüm kıtaya eşit paylaştırmaktan geçiyor. Ancak aşırı sağın ve bazı hükümetlerin "ulusal egemenlik" takıntısı ve siyasi sebeplerle olası savunma sanayi ortaklıklarını baltalaması, olası bir kolektif yapının siyasi zeminini aşındırıyor.

ABD'nin, bilhassa Trump döneminden bu yana Avrupa'yı eleştirirken hedef aldığı tablo ana hatlarıyla bu şekilde. Elbette Washington'ın bazı kaygılarında haklılık payı var ancak sorunları çözmek için izlediği yol kendi içinde ciddi riskler barındırıyor.

Bir zamanlar Avrupa siyasetinde kıyıya köşeye itilen, ciddiye alınmayan aşırı sağ, bugün Trump ve Cumhuriyetçi müttefikleriyle kol kola yürüyor. Marco Rubio'nun Atina'da göçmen karşıtlığına ve "medeniyetimiz elden gidiyor" korkusuna oynaması tesadüf değil. Bu dil, Avrupa'da filizlenen "refah şovenizminin" ABD tarafından açıkça desteklendiğini gösteriyor.

Ancak burada büyük bir çelişki var. ABD bir yandan güvenlik yükünün önemli bir kısmını Avrupa'nın sırtlanmasını isterken diğer yandan kıtanın yükü ortaklaşa taşımasını imkansız kılan siyasi akımlara ideolojik bir meşruiyet sağlıyor. Kısacası ABD, bir yandan "kendi ayakları üzerinde duran" bir Avrupa isterken, diğer yandan bu hedefin önündeki en büyük engeli bizzat kendi elleriyle besleyip büyütüyor.

Avrupa hangi gerçeğe uyanmalı?

Güvenlik artık geçici bir kriz meselesinden ziyade doğrudan doğruya ülkelerin bütçe meselesi. Hükümetler refah, güvenlik ve mali-siyasi istikrar arasında karar veremedikçe, dışarıdaki tehdit ne kadar büyürse büyüsün merkez partiler destekçi kaybedecek. Aşırı sağın daha ne kadar palazlanacağı ise aslında merkez siyasetin göstereceği cesarete bağlı. Güçlü refah devleti yapılarına sahip İskandinav ülkelerinin, son yıllarda savunmaya yüzde olarak en çok bütçe ayıran ülkelerden olması önemli bir örnek. Demek ki devlete duyulan güven sağlamsa ve toplum neden fedakarlık yapması gerektiğine ikna edilmişse süreç pekala yönetilebiliyor.

Avrupa bugün kelimenin tam anlamıyla keskin bir yol ayrımında. Önünde iki seçenek var. ya bu yükü ortak mekanizmalarla kıta geneline yayarak taşıyacaklar ya da her ülkenin kendi başının çaresine baktığı, Fransa'daki protestolarda görüldüğü gibi kemer sıkma politikalarının sokağı hareketlendirdiği, "biz ve onlar" ayrımının siyasi, etnik ve kültürel sınırlarla yeniden çizildiği içe kapanık bir sürece sürüklenecekler.

Bu noktada Avrupa'nın krizini Rubio'nun yaptığı gibi sonuçtan sebebe giden indirgemeci bir irade ve özgüven eksikliği söylemiyle açıklamak yerine, Kenneth Waltz'un kuramsal çerçevesini hatırlamakta fayda var. Uluslararası sistemin yapısı değiştiğinde, devletler de hedeflenen amaçlar (ends) ile eldeki araçlar (means) arasındaki dengeyi yeniden kurmak zorunda kalır. Zira güvenlik şemsiyesinin kalktığı bir dünyada, hiçbir refah sözleşmesi kendini koruyacak araçlardan yoksun kalarak ayakta duramaz [5]. Bu katı hiyerarşiyi unutan Avrupa, bugün uluslararası yapının değişmesiyle sert bir gerçekliğe uyanıyor.

Eğer Avrupa hükümetleri içinde bulundukları çıkmazı kabullenip ortaklıklara yönelerek hem kendi aralarında hem de müttefikleriyle yapıcı bir şekilde masaya otururlarsa, ABD'nin güvenlik şemsiyesini çekmesi Avrupa için yıllardır ertelenen bir "stratejik olgunlaşma" fırsatına bile dönüşebilir. Ancak o masa bir türlü kurulamaz ve meydan sadece içe kapanmayı vaat edenlere ve siyasi, etnik ve kültürel sınırları çizenlere bırakılırsa, Soğuk Savaş döneminde ilmek ilmek örülen o bildiğimiz Avrupa köklerinden sarsılarak, refah devleti iddiasını yitirmiş, ortak gelecek fikrinden kopmuş ve toplumsal sözleşmesini korku siyaseti üzerinden yeniden yazmış bambaşka bir yapıya evrilecek.

[1] İlgililer, Edward Longinotti'nin "For God's sake, act like Britain: Lessons from the 1960s for British defence policy" başlıklı yazısına göz atabilir. https://historyandpolicy.org/policy-papers/papers/for-gods-sake-act-like-britain-lessons-from-the-1960s-for-british-defence/

[2] NATO 3.0 yazısı: https://v.aa.com.tr/3990342

[3] https://www.reuters.com/world/europe/italy-says-meet-natos-2-gdp-defence-spending-goal-this-year-2025-04-17/

[4] NATO 3.0 yazısında belirtildiği gibi Avrupa orduları, "ABD'nin kullandığı yaklaşık 30 ana silah sistemi türüne karşılık 178 farklı tür işletiyor."

[5] Kenneth N. Waltz, Theory of International Politics. Waltz, uluslararası sonuçları devletlerin iç niteliklerine bağlayan yaklaşımları "indirgemeci" (reductionist) olarak tanımlarken, anarşik yapı içinde güvenliğin diğer tüm hedeflerin (refah ve huzur dahil) ön koşulu olan "en temel amaç" (highest end) olduğunu vurguluyor.

[Utku Asker, Anadolu Ajansı Stratejik Analiz muhabiridir.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: AA

Sizin düşünceleriniz neler ?

    SonDakika.com'da yer alan yorumlar, kullanıcıların kişisel görüşlerini yansıtır ve sondakika.com'un editöryal politikası ile örtüşmeyebilir. Yorumların hukuki sorumluluğu tamamen yazarlarına aittir.