Yıl 2010. Yüzyirmibeşbin yıllık insanlık tarihine, beşbin yıl önce gelen ilk tek tanrılı dinden sonra, bundan 2010 yıl önce doğan hz. İsa'nın kutlamasının 2010.yılını bitirmekteyiz. Böylece 2011'e 'merhaba' demekteyiz.
Ancak; 2009'dan 2010'a taşan ilişkilerin, 2011'de bize nur topu gibi bir bebek verdiğini gülümseyerek izlemekteyiz. Tabii ki 2010'da yeryüzü denen gezegende birçok 'the top', 'top' ve 'en alt' olaylara, kimliklere, trendlere, stillere, ikoncanlara, kankalara, kankilere şahit olduk.
Bana göre, 2010'un tabii ki 'top of the top' 'pop of the pop' ve her türünden, tatlı tava misali epey ilk, öncü ve tekrar vardı. Mesela, artık Bodrum plajlarında cız bız yapan mayolu güzeller, giyinip yarışmalara dalmıştı, Siren Ertan her kadının dolabına bir elbise sokmayı başarmış, Ivana Sert artık etek altına şort giymeyi becermişti. Tabii ki bu moda trendlerinin yanında, kredi kartına 48 taksitlik magazin hayatları da devam etmiyor değildi.Yarmagül'ün suçunun ardından, kimlerin suçsuzluğunu, menemen omletlerde, alakok ve rafadan yumurtalarda izledi
Türkiye'de bana göre yılın temel rengi al ve aktı.Yani, kırmızı ve beyazdı ama bunun yanına trafik ışıklarının sarı, kırmızı ve yeşili, eşcinsellerin pembesi, depresiflerin moru, Atatürk'ün gözlerinin mavisi de eklenmekte çok gecikmedi. Dünyadaki siyah beyaz trendin aksine; Türkiye hala rengarenkti. Müzikalitede müthiş bir değişim yaşandı Türkiye'de. Fazıl Say Dünya Kültür Başkentlerinden bir tanesinin açılış bestesini yüzbinlerce dolara verebilirken, kendi ülkesinde konser verememekteydi. Onun yerine, Tasavvuf Edebiyatı, Servert-i Funun Edebiyatı ve Failatun Failun vezinleri vardı.
Tabii ki 2010 un en büyük özelliğinin Avrupa Kültür mantarı Başkenti olduğunu da hatırlatmadan geçmemiş olduk böylece, ama etek boyları çok enterasandı. Hayalleri peşi sıra sürüklenen, maksi etekler, 110/110 eşarplar ile birleştiler, kenarlarında hristiyan ve musevi yapan teseddür eşarpları ilk ve birinci sıralara kolayca yerlestiler, altı kırmızı papuçlar mavi halı fleksleri arşın arşın adımlarken, platformlu topuklarla epey dalga geçtiler.
Siyasilerimizin saçlarında da inanılmaz trendler ile karşılaştık; pavyon şarkıcısı kılıklı üzüm siyahı boyanmış fönlü ve kabarık saçlar, biraz saç nakilleriyle iyice abartıldılar. Tebeşir çizgili koyu renk takım elbiselerin içindeki rengarenk kravatlar ise epeyi alaya alındılar.
Bunun dışında taşıtlarda da oldukça ciddi trendler yaşadık. Kimi mütahitlerimiz iki Bentley ile gece kluplerine giderlerken halkımıza metrobüsleri ittirdiler. Hatta alt geçitlerin ve üst geçitlerin adlarını 'battı çıktı'ya benzettler, hicvin, teşbihin ve tülüatın trendlerden uzak kalışı aslında bizi çok ciddi bir cidiyete bağladı. Medyamızın trendleri aldı yürüdü gitti. Gazetelerin ikinci sayfalarındaki sosyetik güzellerin resimleri, birinci sayfanın çok daha önüne geçti. Zaten magazin eklerinin arka sayfaları da artık Amerika'ya endeksliydi.Oysa eğitimde, sağlıkta ve güvenlikte trendler çoktan belirlenmişti. Fakire ücretsiz avukat yerine on bin liraya hulh hizmeti, fakir hastaya da kanser hastanesi armağan edilmekteydi.
Makyajlar abartıldı, takma kirpikler bakkal brandası halini aldı, porselen tabak dişler, arı sokmuş şişmiş dudaklar, amuda kalkmış kaşlar, açıkta bir şey görmüş hayret ifadeli bakışlar ve kocaman silikonlu göğüsler... Tabii bu silikonize ve botox piyade birlikleri sokaklara dökmeye yetti. Hiçtinyede yapılan alışverişler, çoktan Chişantaşı'na da siyaret etti. Adı Türkçe olmayan her markanın yanı sıra, adı Türkçe olan markalar; c, h ve i ekleriyle "ç" harfine benzetildi Türkiye'nin milli markaları birer birer erimekteydi. Yerine; İnegöl Köftesi, Antep Baklavası, Ezine Peyniri, Susurluk Ayranı gibi yenilen, içilen ve sonunda dışkılanan her tür ürün sergilendi.
Peki 2010 da benim en çok sevdiklerim ve alkışladıklarım neydi? Tabii ki Dolmabahçe'de yapılan moda haftası değildi çünkü; orası Beyoğlu Müftülüğü'nün bahçesiydi, ama moda adına dünyada Victoria's Secret'ın iç çamaşırı defilelerini bir kenara bırakırsak pek de kötü şeyler yapıldı denemezdi. Artık giyim yerini ceketten, etekten ve elbiseden almış çanta, papuç, gözlük ve aksesuara sarmştı. Bedeni olmayan, üzerinde marka yazan ve üzerinde fiyatı olan her şey bir başka köşe başında vitrinde asılıydı.
Bana göre en iyi müzisyen; 2010 da Vasilis Stamatis'di, bana göre en güzel sergisi; İtalya'nın kuzeyindeki Lombardiya'daki Como'da Villa Erba'da yer alan Rubens'ti, bana göre en güzel yemek; kum istiridyeli midyeli, Vongole adlı spagettiydi, yanında Brunello di Moltancino 1942 bir Floransa şarabı da gayet iyi gitmişti.
En iyi ayakkabı; Berlutti değil keşke bulunabilse Sümerbank köselesiydi. Bunun dışında kefen bezi kara borsaya gelmişti, üçmilyon altıyüz bin ton olan pamuk üretimi üçyüz seksen bin tona kadar gerilemişti, o yüzden hidrafil pamuk benim için hala birinci sıradaki yerini korumaktaydı.
Parfümüm hiç değişmedi, her zaman lavanta kolonyası çamaşır çekmecemde, limon kolonyası hasta şifoniyerimde ama Jean Paul Gaultier'in Le Male'i bedenimdeydi. Çorapta yünlü, fanila da unluydu. Aslında her şey çok ünlüydü.
En sevdiğim yemek hala balık ekmek, en sevdiğim salata çobandan bana miras kalandı. Alışın verişin merkezleri bir yana, ara caddelerdeki dükkanlar en çok gözümü alanlardı. Bütün hurdacılar ve eskicilerde avladığım objeler, aksesuarlar, kullanılması unutulmuş güzel malzemeler kolleksiyonlarıma eklenmeye devam etti.
Eski dostlarımın hatırı çok ağır ve pahalı olduğundan onlar yerlerini muhafaza etti.Yeni tanıdıklarımın hepsi hayatımdan su gibi aktı geçti.En sevdiğim film hala, Fassbinder Querelle'idi, O'nun tahtını kimse elliyemedi. Bir altında Fellini'de olabilirdi.
Türk televizyonlarını pek seyretmediğim için,'MTV dışında çünkü orada çok güzel klipler var, bunu rol icabı söylüyorum size tabii sakın inanmayın.' elbetteki tematik kanallar benim için her şeye bedeldi. Çünkü; ulusal kanallar bildiğiniz gibi göz yaşı, kan ve kavgadan ibaretti.
Türkiye'de eğitim, sağlık ve güvenlik değişirken; Beşeri Cumhuriyet kendini bir kez daha dev aynasında gözlemekteydi. Oysa 2010'da aynalar hayatı bir kez daha tersten gösterdi.
2010'un en moda rengi al, ak demiştik ama en moda erdemi ise; ak ve paktı. Dediğimiz gibi koca bir 2010 geçip gidiyor. Birkaç gün, birkaç saat, birkaç dakika sonra bütün dünya suları açıp kapayıp, elektrikleri söndürüp yakıp, tombala oynayıp daha önceden kaydedilmiş VTR'lere bakıp 2010'a 'Merhaba'diyor. İlk önce Polenezya'da başlayan havai fişek gösterileri İstanbul'dan New York'a dek ardı ardına atmosferi kirletmeye devam ediyor. 2011'de dünyamızı inşallah 2010'da yaptığımız gibi karbon gazları ile doldurmaya devam ederek kirletmeyiz.
2010'da gezdiğim, gördüğüm kentler ve ülkeler arasında beni en çok etkileyen Niğde Bor Merkezi'ydi. Çünkü 'Geçti Bor'un pazarı sür eşeği Niğde'ye' aklıma geldi. Orta Afrika'daki Nijer Niamey, Avrupa'daki tabii ki Paris hala gözbebeğimdi.
Yeni bölgeler keşfetmekten çekinmedik 2010'da da, öyle ki; henüz medeniyetle karşılaşmamış kavimleri bile bulduk Amazon Ormanları'nda. O yüzden 2010 bana göre oldukça bereketliydi. Kimi Nobel Ödülü aldı, kimi sobasına yaldız bulamadı. Bol bol kömür, bol bol akaryakıt, bol bol buğday, bol bol altın konuştuk oysa tatlı su kaynaklarını ve açlığı galiba unuttuk.
Dileriz ki; 2010 bize bu sunduğu güzelliklerin, çok daha fazlasını gelecek yıllarda da sunsun ve dileriz ki 2010 sussun, 2011 bülbül gibi ötsün ve konuşsun.
Son Dakika › Güncel › Best Of 2010 Barbaros Şansal - Son Dakika
Masaüstü bildirimlerimize izin vererek en son haberleri, analizleri ve derinlemesine içerikleri hemen öğrenin.