Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Celalettin Yanık, Avrupa demokrasilerindeki yapısal çöküşü ve İslamofobi'nin bu çöküşü gizlemek için araç haline getirilmesini AA Analiz için kaleme aldı.
***
Geçtiğimiz günlerde İsveçli politikacı Ebba Busch, sadece kendi ülkesi özelinde değil bilakis Batı toplumlarında hakim olmaya başlayan Avrupa merkezci kibrin entegrasyon tartışmalarına dair oldukça tanıdık bir reçete sundu: "Eğer İslam'ın iyi bir şey olduğunu düşünüyorsanız İsveç'e gelmemelisiniz. İslam, İsveç kültürüne adapte olmalı." ve devamında o en bilindik sözlerle esas düşüncesini yansıtır: "Bunu yapamayan Müslümanlar, İsveç'i terk etmeli." Bu sözleri okuduğumuzda ilk refleksimiz, meseleyi yükselen aşırı sağın, yabancı düşmanlığının veya sığ kültür çatışmasının sıradan tezahürü olarak kodlamak oluyor. Oysa bu ezberci okuma biçimi, Batı'nın içine düştüğü devasa yapısal krizi ve liberal düzenin iflasını anlamamızı engelliyor. Meseleye yüzeysel ahlaki yargılarla veya basit bir sağ popülizm parantezinde eğilmektense sistemin semptomlarını kök nedenlerine bağlayan tanısal sosyoloji perspektifiyle bakmak mümkün müdür?
Şayet meseleye bu perspektiften bakarsak Busch'un sözlerinin İsveç özelinde Batı kültürünü savunan güçlü bir siyasi iradenin tezahürü olmadığını, aksine küresel finansal oligarşi karşısında diz çökmüş, kendi krizlerini çözme kabiliyetini yitirmiş Avrupa demokrasilerinin acı bir iktidarsızlık itirafı olduğunu görürüz.
Özerk alanların çöküşü ve Avrupa'nın hegemonik krizi
Geleneksel liberal teori, bize modern Batı toplumunun üç görece özerk sacayağı üzerinde durduğunu iddia etmişti: Kendi kendini düzenleyen pazar ekonomisi, halkın iradesini yansıtan siyaset ve özgür fikirlerin yeşerdiği sivil alan. Sözde birindeki arıza, diğerinin müdahalesiyle onarılacaktı. Bugün Batı'da şahit olduğumuz şey, bu mekanizmaların yetersiz kalması veya ufak tefek arızalar vermesi anlamından daha çok bu liberal mimarinin ontolojik çöküşü olduğudur. Öyle ki küresel çaptaki sermayenin ve tekno-rasyonalitenin amansız mantığı, ekonominin siyaseti ve kültürü yutarak kolonize etmesiyle sonuçlanmıştır.
Batılı liberal devletler, artık sivil alanı düzenleyebilme kapasitesine sahip özerk bir irade olmaktan çıkmış, kriz anlarında faturayı toplumun belirli kesimlerine kesen "acil durum teknokrasisine" dönüşmüştür. Ekonomiye müdahale edemeyen, kıtanın refah şımarıklığının sonuna geldiğini kabullenemeyen ve giderek daralan pastayı adil dağıtamayan Avrupa siyasetinin, hakimiyetini sahneleyebileceği tek bir alan kalmıştır: Kültür savaşları ve kimlik siyaseti. İsveçli veya herhangi bir Avrupalı siyasetçi, enflasyonu düşüremediğinde, barınma krizini çözemediğinde veya gençlerin geleceksizliğini ortadan kaldıramadığında elinde kalan tek silahla sahneye çıkmaktadır. Sahnede beliren şey, sınırları koruma ve İslam üzerinden hayali "değerler savunması" tiyatrosudur. Siyasetin bu denli kültürelleşmesi, Batı'nın gücünün değil yapısal acziyetinin bir tezahürüdür.
Bir sis perdesi olarak Batı değerleri
Peki, Busch'un İslam'ın adapte olmasını talep ettiği o İsveç veya daha genelde Avrupalı değerleri gerçekte nedir? Tanısal sosyoloji, bizi, Batı'nın bu sömürgeci bilinçaltını ve güncel makyajını kazımaya davet eder. Batı'nın bugün korunduğunu iddia ettiği o kültürel uyum, aslında felsefi çoğulculuk veya özgürlük talebi değildir. İstenen şey, sisteme pürüzsüzce entegre olacak itirazsız ve atomize tüketici ya da çalışan profilidir.
Böyle bir anlayışla bağlantılı olan Batılı hegemonik düzen, İslam'ı veya geleneksel dayanışma ağlarını varoluşsal tehdit olarak görür çünkü bu yapılar, bireyi piyasanın insafına yapayalnız terk etmeyen, ona alternatif aidiyet, anlam haritası ve alem tasavvuru sunan mekanizmalardır. Dolayısıyla "Kültürümüze adapte ol" çağrısının tercümesi şudur: "Kendi dayanışma ağlarını terk et, tarihsel hafızandan kop ve sistemin çarklarında yalnız başına dönen bir tüketiciye dönüş."
Batı değerlerinde günah keçileri
Bu türden bir hegemonik inşa, açıkçası insanda devasa ontolojik güvensizlik yaratır. Zira bu türden bir siyasi inşa talebi, nihai durumda insanların sistemin onları geride bıraktığını hissetmesine neden olur. Dikkat edilirse böyle bir söylem biçimi ve tavır, Batılı liberal siyasetin yapısal çöküşün faturasını kendi üzerine almamaya odaklanır. Bunun yerine krizleri çözmek adına pürüzsüzce sisteme entegre etme ve atomizeleştirme profilleri yaratılmaya çalışılır. Elbette ki sadece bununla da kalınmaz, bilahare sistemin kendi yarattığı yıkım sayesinde bu hegemonik tavır, dışarıdan gelen ve "değerlerimizi tehdit eden öteki" üzerinden somutlaştırılır. Sözde değerleri tehdit eden, nihai analizde İsveç değerlerine uymayan günah keçileri haline dönüştürülür.
Sosyolojik teşhisin sınırları ve ifşası
İşte tam da bu noktada toplumsal gelişim eğilimlerini şekillendiren ara ilkeleri tespit eden tanısal sosyolojik açıklama devreye girer. Bu sosyoloji, bize Avrupa'daki krizi okumak için şu üç temel teşhisi sunma imkanı sağlar.
Gerçek kararların ulus-üstü kurumlar tarafından alınması ve siyasetin sadece kimlik yönetimi görüntüsüne indirgenmesi, siyasetin aslında içi boş kabuğa dönüşmüş olduğunu gösterir.
Bununla birlikte, Batı insanının yaşadığı refah kaybı ve gelecek korkusu, sistemin kendisine değil üretilmiş yeni günah keçilerine yani göçmenler ve Müslümanlara yönlendirilmesi olarak ifade edilebilecek ontolojik güvenlik kaybıdır.
İslamofobi'yi sadece teolojik ön yargı olarak açıklamak yeterli değildir. Bu olgu, aynı zamanda Avrupa'nın kendi içindeki sınıfsal ve ekonomik krizleri görünmez kılmak için kullandığı, kültürün araçsallaştırıldığı sistem içi gerilim boşaltma mekanizmasıdır.
Sosyolojik kafesten çıkış: Yeni bir teşhis değil kökten reddiye
Tanısal sosyoloji, çöken makinenin semptomlarını kusursuzca ifşa eder ancak krizin nihai çözümünü bu sosyolojik alet çantasında aramak felsefi bir yanılgıdır. Batı fikriyatında icat edilen tanısal sosyoloji gibi epistemolojik araçlarla bu krize sahici bir cevap üretebileceğimizi sanmak, hastalıklı makineyi o makinenin kendi kullanım kılavuzuyla tamir etmeye çalışmaktır. Sosyoloji, modern ulus-devletin kitleleri hizaya sokmak, sınıflandırmak ve yönetmek için ürettiği seküler bir araçtır. Batı'nın inşa ettiği bu ahlaki ve ontolojik yıkımı, yine Batı'nın seküler akıl yürütme biçimleriyle tedavi edemeyiz.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, liberal kurumların restore edilmesi veya makinenin ara ilkelerinin sosyolojik olarak yeniden tanımlanması meselesi değildir. Mesele, bizzat modern devlet projesinin ürettiği seküler liberalizmin ahlaken iflas etmiş doğasıdır.
Şayet bu tahakkümden kurtulmak istiyorsak Batı siyasal sisteminin krizlerini sadece teşhis etme çabasını bir kenara bırakmalıyız. Bize gereken şey, hegemonik merkezin krizlerini sosyolojik olarak açıklamak olmamalıdır, bunun yerine modern devletin şiddet, bürokrasi ve ahlaki tekel üzerine kurduğu bu felsefi hegemonyayı temelden reddedecek o büyük, otonom ve müteal ahlaki duruşu kuşanmaktır çünkü İslam'ın, temelleri çürümüş bu modern seküler kafese adapte olmak gibi bir zorunluluğu yoktur.
[Prof. Dr. Celalettin Yanık, Bursa ???????Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanıdır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Son Dakika › Güncel › Demokratik Çöküş ve İslamofobi - Son Dakika
Masaüstü bildirimlerimize izin vererek en son haberleri, analizleri ve derinlemesine içerikleri hemen öğrenin.
Sizin düşünceleriniz neler ?