Fransa'nın önde gelen futbol dergisi 'So Foot' Beşiktaş Teknik Direktörü Slaven Biliç'le konuştu. Genç teknik adam kendisi hakkında yanlış bilinenleri, Beşiktaş'ı, Türkiye'yi ve 98 DÜnya Kupası'nda Laurent Blanc'la yaşadığı olayı anlattı. Röportajın tam metni şöyle:
Kendisini futbolcu olarak 1998 Dünya Kupası yarı finalinde Laurent Blanc'ı oyundan attırdığı için hatırlıyoruz. Kişisel olarak ise Split Hukuk Üniversitesi duayeninin oğlu, amatör gitarist ve Gun's and Roses'dan. Artık sıra teknik direktör olan Slaven Bilic'i tanımaya geldi. İlk başta Hırvatistan Milli Takımı'nı çalıştıran Bilic, artık Beşiktaş'ın başında Türkiye'de görev yapıyor.
"Sosyalist değilim"
-6 ay önce Beşiktaş'ın başına geçtiğinizde, "Sosyalist bir takım yaratacağım" dediğinizde taraftarları çok şaşırtmıştınız. Tam olarak neyi kastetmiştiniz?
Belki bir tercüme hatasıdır (gülerek kulübün tercümanına doğru dönüyor), çünkü benim politikayla işim olmaz. Sosyalist de değilim veya kapitalizme karşı da bir duruşum yok. Çocukluğumun Yugoslavya'sında, sosyalist olmak komünist olmak demekti. Eğer sosyalistsen Tanrı'ya inanmazdın. Ben inançlı biriyim, ve buna paralel olarak da sosyal bir bilincim var. Bence bir kulüpte, bir toplumda veya herhangi bir grup insanda, herkesin sorumluluklarını yerine getirip ortak bir başarı elde edebilinir. Sadece ben değil, oyuncular, teknik kadro, bahçıvanlar, aşçılar, resepsiyondaki görevliler... Ben bunu kast etmek istemiştim. Ama Sosyalist... sosyalist... Ben Lenin değilim ki!
"Milli takımda yeterli ve doğru süre 4 yıldı"
-6 yıl milli takımda görev aldıktan sonra yeniden kulüp antrenörlüğüne geri döndünüz. Hırvatistan Milli Takımı'ndaki görevinizden neden ayrıldınız?
6 yılın yeterli olduğuna kanaat getirdim. Hatta bana kalırsa, yeterli ve doğru süre 4 yıldı. Euro 2008'den sonra bir çok kulüpten teklif aldım. Fakat gitseydim kendimi ülkeme karşı suçlu hissedecektim. Insanlar benim Hırvat milli takımını kariyerim için bir platform olarak gördüğümü düşünecekti. Bu da bana gemiyi terketme hissi vereceğinden iki sene daha görevde kaldım ve Euro 2012'ye kadar sözleşme imzaladım. Sonra da gerekeni yaptım ve ayrıldım. Milli takım seçiciliğiyle kulüp takımı teknik direktörlüğü arasında çok fark var. Bir gün bir seçici çıkıp "sadece işimi yaptım" derse ona asla inanmam. Seçicilik sıradan bir işten çok daha fazlası, hele ki kendi ülken adına çalışıyorsan. Duygusal olarak da çok zor bir görev. Kendini kontrol etmesi çok zor oluyor.
"Futbolu seviyorsan, yaşıyorsan, Beşiktaş gibi kulüpleri tanırsın"
-Türkiye'de işler nasıl gidiyor peki? Beşiktaş Dünyanın en ateşli taraftarına sahip olmasıyla ünlü bir takım.
Beşiktaş'ı buraya gelmeden önce tanıyordum, tıpkı Boca Juniors stadındaki atmosferi hiç Arjantin'e gitmememe rağmen bildiğim gibi. Eğer futbolu seviyorsan, yaşıyorsan, böyle kulüpleri tanırsın zaten. Ama şu bir gerçek, güçlerini sadece buraya gelince görebiliyorsun. Burada insanlar futbolu kulüple iç içe yaşıyor. Sadece 90 dakika oynanmıyor maçlar, çok daha derine inmek gerekiyor. Mesela sezon başında St. Pauli ile bir hazırlık maçı yaptık Almanya'da. Sadece 5 gündür idman yapıyorduk ve bu maçın hiç bir önemi yoktu. Berlin civarında bir yerdeydik. Trenle Hamburg'a geldik ve orada bizi karşılayan binlerce taraftar görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Otele vardığımızda orada da aynı ambians vardı. Ertesi gün statta 12000 seyirci vardı ve bunun 10000'i Beşiktaş taraftarıydı! Bir de Bursa deplasmanını unutamıyorum. Taraftarlar ve (elleriyle işaret ederek) "aradaki rekabet" yüzünden deplasman yasağı konmuştu. Bursa'ya feribotla gittik, döndüğümüzde hepsi bizi Beşiktaş iskelesinde karşıladı. Feribotun çıkış noktasıyla otobüsümüz arasında sadece on metre vardı ama geçmemiz imkansızdı... Muhteşemdi!
"Türkler hakkında yalan yanlış bir çok kötü şey anlatılıyor"
-Sokakta Fenerbahçe, Galatasaray veya başka takım taraftarlarıyla karşılaştığınızda neler yaşıyorsunuz?
Buraya geldiğimden beri asla kötü bir anım olmadı. Tam aksine, genelde insanlar bana selam veriyor, resim çektirmek istiyor. Çoğunun tuttuğu takımı bile bilmiyorum. Kısacası burada rekabet çok fazla, ama saygıyı silecek kadar değil. Istanbul'daki rakiplerimi sık sık izlemeye gidiyorum. Örneğin Galatasaray stadına 3 kez gittim ve bana karşı hiç agresif değildiler. Tam tersine çok keyif aldım. Türkler hakkında yalan yanlış bir çok kötü şey anlatılıyor, ancak bu sadece eski kafalıların yaptığı bir karikatürden ibaret. Zaten onlar da bunun farkında. Ben burada Hırvatistan'ın güneyindeki zihniyeti buldum aslında, özüme çok yakın bir zihniyet. Tabi Hırvatistan'a kıyasla çok daha zengin bir toplum. Türkiye çok daha büyük bir ülke ve burada insanlar sıcak kanlı, aynı zamanda kibar ve ikili ilişkilerde mesafeyi korumasını biliyorlar. Gerçi bunu söylediğimde herkes bana Türkiye Istanbul'dan ibaret değil diyor ama aynı şey Fransa için de geçerli. Paris Fransa değil, tıpkı Londra'nın Ingiltere olmadığı gibi. Bir de zaten burada sadece çocuklarım beni ziyarete geldikleirnde dışarıya çıkıyorum. Yoksa genelde tesislerde vakit geçiriyorum. Yoksa 15 hatta yakında 20 milyon kişinin yaşayacağı bir şehirde her gün dışarı çıksam, günümün 4 saati arabada geçer.
"Beşiktaş şu an bir geçiş sürecinde"
-Kulüp ciddi bir kriz döneminden geçerken buraya geldiniz. Bu yöneticilerin size karşı, sizden öncekilere nazaran daha toleranslı bir tutum sergilemesini sağladı mı?
Beşiktaş devasa bir tarihe sahip büyük bir kulüp, fakat şu sıralar bir geçiş döneminde. Bizi bir füze gibi havaya fırlatacak olan stadımızın inşaatı yapılıyor şu an. Bu uzun soluklu bir proje. Yine de her büyük kulüp veya şirkette olduğu gibi geleceği kurma bahanesinin arkasına saklanamıyorsunuz. Sonuçlar elde etmek zorundasınız. Takımın kasasında para olsa da olmasa da, kadrom iyi veya kötü de olsa, stadımız bile olmasa, kulüp şampiyonluk için ölümüne mücadele eden bir takım istiyor. Bu tabi benden ligi şampiyon bitirmemi bekledikleri anlamına gelmiyor tabi. Yine de sonuna kadar mücadelenin içinde, yarışın içinde olmamızı istiyorlar. Her sezon hedef aynı olduğu gibi, bu zorunluluk benim için de geçerli. Burada orta halli veya vasat olmaya gelmedim.
-"Cool" bir imajınız var. Oyuncularınıza karşı hem "cool" olup hem hedefleri olan bir takım yaratmak mümkün mü?
Bence olay "cool" veya sempatik olmakla alakalı değil. Bunlar genelde medyanın sizin yerinize yarattığı bir izlenimden ibaret oluyor. Benim için mesela, gazeteler çok dost canlısı olduğumu yazarlar. Mourinho için de itici olduğu söylenir. Sonuç itibariyle bu işte önemli olan, doğru kararları verebilmek için para alıyor olmandır. Bu kadar.
"Sorunları hasır altı ederek çözemezsiniz"
-Ne tarz bir teknik direktörsünüz peki?
Bir yanda aldığın eğitim önem taşır. Okuduğum kitaplardan öğrendiklerim sayesinde maçları izlerken aynı zamanda düşünebiliyorum. Taktiğe gelecek olursak, taksik neredeyse bir aksesuar gibidir. Yoksa iyi bir teknik direktör olmak için sistemleri ezbere bilmek yeterli olurdu. Bundan geriye kalanlar arasında en önemlisi yatıyor bence: insan ilişkileri. Her meslekte kilit nokta iletişimdir. Bizim materyelimiz top, senin ki kalem. Ama ikimizin de işinin %90'ı etrafımındaki insanlarla alakalı. Benim durumumda futbolcularla mesela. Şunu çok iyi biliyorum, kadromdaki 25 futbolcudan sadece 11'i, belki 13'ü hafta sonu mutlu oluyor. Fakat sezon boyunca benim hepsine, 25'ine de ihtiyacım var. Bir süredir kadroya giremeyenlere bile ihtiyacım var. Bu durumda da geriye kalanlarla konuşman, sorunları çözmen, onların kişiliklerini hesaba katarak, egolarını düşünerek ve ünlü oldukları gerçeğini bilerek hareket etmen gerekiyor. Tanıştığım bütün teknik direktörler bana aynı şeyi söyledi: "Sorunları hasır altı ederek çözemezsin." Sorun varsa eğer bunu çabuk çözmelisin, yarına bırakmadan ya da lafı gevelemeden. Açık söyleyeyim bu her zaman o kadar da kolay olmuyor. 20 yaşındaki bir gençle takımın tecrübeli oyuncularından biriyle yaptığın diyaloglar aynı olmuyor. Bütün bunlar yönetebilmen gerekiyor. Hitap şekline dahi özen göstermen gerekiyor. Bir oyuncuya sadece "Sen evine dön! Bu hafta oynamıyorsun!" diyemezsin.
"Futbolcuyken sadece kendini düşünüyorsun"
-Teknik direktörle futbolcunun yaşadığı duygusal dalgalanmaları kıyaslayabilir miyiz?
Bugün futbolcu olduğum döneme kıyasla daha mutlu ya da mutsuz değilim. Aradaki fark aldığım sorumlulukta. Teknik direktörken aldığın sorumluluk çok daha fazla. Futbolcuysan, sana istediğin kadar takımın en önemli oyuncusu olduğunu söylesinler, el üstünde tutsunlar, eğer maç bittiğinde orta halli bir performans sergilediysen, yenilmiş olsan bile yıkılmıyorsun. Sadece kendini düşünüyorsun. Oysa teknik direktör için sorumluluk çok daha fazla, çünkü bu birazda elindeki güce orantılı işliyor. Teknik direktörün herşeyle ilgilenmesi gerekiyor, oynayanla, oynamayanla, medyayla, taraftarla, teknik heyetle, yönetim kuruluyla... Bugün herkes futbolu çok iyi bildiği için bu daha da zor hale geldi. Sıradan bir taraftar ya da basın mensubu takımın nasıl oynaması gerektiğini yazabildiği için teknik direktörün işi daha da zorlaşıyor.
"15 milyon taraftarın baskısı üstümde"
-Buna katlanmak zor mu?
Teknik direktör mesleğindeki baskı inanılmaz derecede yüksek. Burada 15 milyon taraftarın baskısı üzerimde. Amatör bir takım çalıştırsaydım bu belki 15 kişiye kadar inecekti, ama yine de baskı olacaktı. Eğer kendini ezdirirsen, bütün bu baskı senin için negatif yönde işler. Ama tam tersine bunu kullanabilirsen, sana büyük bir enerji olup geri döner. En azından teoride bu baskı benim en büyük motivasyon kaynağım aslında. Bu tıpkı hayatın sırrını verdiğini iddia eden bir kitabı okuduğunda, sonra kenara bıraktığında hayatın sırrını öğrenememek gibi bir şey aslında. ya da psikoloğa gittiğinde, çıkışta hala iyi olmadığını bilip tedavinin uzun süreceğini bilmek gibi.
-Kaybettiğiniz bir maçın ardından rahat uyur musunuz?
Hayır. Ama bunun yenilmekle ilgisi yok. Bu tamamen maçın yarattığı adrenalin yüzünden oluyor. Kazanınca da çok iyi uyuduğum söylenemez. Son maçımızdan sonra teknik heyetimle gece 3'e kadar sohbet ettik. Yatmaya gittiğimde gözlerim kocamandı, uyuyamadım.
Duman dinliyor
-Hala müzikle uğraşıyor musunuz?
Çok değil. Arabamda müzik dinliyorum. Bu aralar Duman adında Türk bir grubu dinliyorum, bir de Zakk Wylde'ın grubunu, Black Label Society. Baya ağır.
-Fender mi Gibson mı?
Gibson'ı tercih ederim. Sesi daha çok çıkan bir gitar, ama evde bir kaç Fender'im de var. Türkiye'ye geldiğimde Beşiktaş taraftarları bana el yapımı kulübün renklerine boyanmış siyah-beyaz bir Fender armağan etti. Ne yazık ki artık çalacak kadar vaktim olmuyor.
"Ben hilebaz değilim"
-En son ne zaman size Laurent Blanc'ın kırmızı kart gördüğü pozisyondan bahsedildi?
En son... En son... (Düşünüyor.) Laurent seçici ilan edildikten sonraydı, 2010 Dünya Kupası sonrası. FIFA tarafından organize edilen bir seminere katılmıştık. Gazeteciler de vardı ve tabi bizi görünce bana o pozisyonu sordular. Ne bileyim, 15 yıl falan oldu sanırım... Daha öncede söylediğim gibi, ben hilebaz değilim. Sadece bu gibi durumlarda genel yaptıklarını yaparlar diye korktum: İki oyuncuya da sarı kart göstermek. Romanya maçından beri ceza sınırındaydım. Birisi orada hata yaptıysa o ben değildim. Ben sadece kendimi korumaya çalıştım. O an darbe yedim. Tamam kabul ediyorum beni Knock Out edecek kadar sert bir şey değildi ama yine de darbe almıştım. Bu tip şeyler her gün sahalarda oluyor, ama o an durum o kadar özeldi ki bu olay gereğinden fazla büyütüldü. Dünya Kupası, ev sahibi ülke ve üstelik çok kibar bir insan, profesör gibi biri. Finalde oynayamamasına çok üzülmüştüm.
-O gün buluştuğunuzda el sıkıştınız mı?
Herhalde... Tam hatırlamıyorum. Yani dost değiliz, bu olaydan önce de değildik, bu olay olmasaydı da muhtemelen olmazdık. Aramızda bir gerginlik olduğundan değil, sadece hiç aynı takımda oynamadık. Ayrıca finali Fransa 3-0 kazandı ve onun yerine oynayan Leboeuf iyi bir maç çıkardı, yani...
Son Dakika › Spor › Teknik Direktör Biliç: Vasat Olmaya Gelmedim - Son Dakika
Masaüstü bildirimlerimize izin vererek en son haberleri, analizleri ve derinlemesine içerikleri hemen öğrenin.