İslamabad Zirvesi: Orta Doğu'da Diplomasi Umudu - Son Dakika
Son Dakika Logo

İslamabad Zirvesi: Orta Doğu'da Diplomasi Umudu

31.03.2026 12:11

Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan, İslamabad'da bölgedeki savaşa çözüm aradı.

Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Körfez araştırmacısı Dr. Gökhan Ereli, Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan arasında 29-30 Mart'ta İslamabad'da düzenlenen zirveyi ve bu zirvenin öne çıkan sonuçlarını AA Analiz için kaleme aldı.

???????***

Küresel enerji arzının kalbi ve jeopolitik gerilimlerin merkez üssü olan Orta Doğu, 28 Şubat'ta başlayan ABD-İsrail koalisyonunun İran'a yönelik saldırılarıyla birlikte tarihinin en ağır sınamalarından birini vermektedir. Bir ayı aşan süredir devam eden savaş ortamında, ilk diplomasi hamleleri gelmeye başladı. Bu kritik eşik içerisinde, Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları, bölgedeki savaşa hem ivedi hem de kalıcı bir çözüm getirmek amacıyla 29-30 Mart'ta Pakistan'ın başkenti İslamabad'da bir araya geldi. Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan'ı buluşturan bu zirve, Washington ile Tahran arasında bir diyalog kanal açılması ve tarafların yeniden masaya dönmesi için yürütülen yoğun bir diplomatik çabanın ürünü olarak meydana geldi.

Zirvenin karşılıklı olarak hem ABD-İsrail koalisyonunun İran'a, hem de İran'ın Körfez ülkelerine saldırılarını durdurması gündemi kadar hayati olan bir diğer konu ise Hürmüz Boğazı'nın deniz trafiğine yeniden açılmasına yönelik gündemdi. Katılımcı ülkeler, deniz trafiği ve boğazın statüsüyle ilgili teknik meselelerde görüşülenleri eş zamanlı olarak Washington'a ilettiklerini belirttiler. Bu noktada Pakistan'ın olası barış müzakerelerine ev sahipliği yapma fikrine tüm katılımcı ülkeler destek verirken; Muhammed İshak Dar, hem İran'ın hem de ABD'nin görüşmelerde "kolaylaştırıcılık" konusunda Pakistan'a ön onay verdiğini ifade ederek zirvenin meşruiyet zeminini ilan etti. Dolayısıyla zirve temelde, savaşın hız kesmeden devam ettiği ortamda diplomasiye verilmiş bir şans olarak görülebilir.

Zirvenin amaçları

İslamabad Zirvesi, her şeyden önce işlevsel bir arabuluculuk-kolaylaştırıcılık mekanizmasının kurulmasını amaçlamaktadır. Hakan Fidan'ın, zirvenin aslında ilk etapta Türkiye'de düzenlenmesinin düşünüldüğünü ancak Pakistanlı temsilcilerin iç gündemleri nedeniyle İslamabad'a taşındığını belirtmesi, Türkiye'nin bu süreçteki yapıcı tutumunu özetlemektedir. Türkiye, tıpkı savaş öncesi müzakere turlarının İstanbul'dan Maskat'a taşınması sürecinde olduğu gibi, burada da asıl olanın "mekan" olmadığını, müzakerelerin devamlılığı, savaşın diplomatik yollarla çözümü ve kurulacak kalıcı mekanizmalara zaman ayırmak olduğu görüşündedir.

Bu süreçte Pakistan'ın yeni bir arabulucu olarak ortaya çıkması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ile kurulan ortak iradeyle perçinlenmektedir. İslamabad'ın hem Tahran ile hem de Körfez başkentleriyle uzun süredir devam eden köklü ilişkileri, ülkeyi bu süreçte doğal bir "arabulucu" aktör kılmaktadır. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Genelkurmay Başkanı Asım Munir'in, ABD Başkanı Donald Trump ile önceki dönemlerden bu yana tesis ettikleri kişisel diyalog kanalları ve karşılıklı güçlü liderliğe olan saygıya dayalı yakınlık, İslamabad'ın tezlerini Washington nezdinde doğrudan ve aracısız bir şekilde savunabilmesine imkan tanımaktadır. Aynı zamanda diğer yandan, Muhammed İshak Dar'ın, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde gerilimin düşürülmesini ve Körfez ülkelerine yönelik misillemelerin durdurulmasını talep etmesi, bu yeni rolün ilk somut adımlarını teşkil etmektedir.

Mısır'ın da bu denkleme dahil olması platformu güçlendiren bir diğer unsurdur. Zira, ABD/İsrail-İran Savaşı'nın bölgede yarattığı gerginlik ortamının istikrara kavuşturulması fikri yanında, bu savaşın zeminini hazırlayan İsrail'in Gazze'de sürdürdüğü soykırıma karşı da ortak bir pozisyon almış ve bu çabalarını ikili ve çok taraflı (multilateral) görüşmelerde perçinlemişlerdi.

Bu zirveyi kritik kılan bir diğer unsur ise son dönemde ABD-İran ve İsrail-Hamas meselelerinde geleneksel arabulucular olan Katar ve Umman'ın konumundaki değişimdir. Savaş öncesi dönemde istikrarlı bir coğrafya için büyük çaba gösteren bu iki ülke, 28 Şubat sonrası genişleyen çatışma ortamında İran'ın doğrudan hedefi olmaları hasebiyle tarafsız arabuluculuk konumlarını ifa edememektedir. İslamabad'da şekillenen yeni istikrar platformu, uzun dönemdir Katar ve Umman tarafından yürütülen bu arabuluculuk süreçlerini tamamlayıcı nitelikte ve bölge ülkelerinin desteğini haiz bir girişim olarak okunmalıdır.

Zirvenin yansımaları

Pakistan, hem nükleer gücü hem de İran ile olan sınırı nedeniyle bu diplomatik trafikte stratejik bir ağırlığa sahiptir. Diğer yandan Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ateş hattının Akdeniz ve Kızıldeniz'e yayılmasından en fazla endişe eden aktörlerdir. İran'ın, Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz'deki Yanbu Limanı'ndaki petrol rafinerisini hedef almasıyla savaşın bu hayati su yoluna sıçrama ihtimali, bu üç aktörün ortak paydada birleşmesi sürecini hızlandırmıştır. Özellikle Suudi Arabistan, 2030 Vizyonu gibi devasa kalkınma projelerini riske atan bu çatışma ortamından kurtulmak ve en az yarayla bu süreci atlatmak adına Türkiye, Pakistan ve Mısır'ın diplomatik kapasitesine tam destek vermektedir.

Zirve sonunda, Hürmüz'deki gerginlik sebebiyle deniz taşımacılığındaki aksamalar, yine bu noktaya bağlı olarak farklı sektörlerdeki tedarik zincirlerindeki kırılmalar, gıda güvenliği riskleri ve enerji fiyatlarındaki artışın tehlikeli boyutlara ulaştığı konusunda görüş birliğine varılmıştır. Katılımcı ülkeler, devam eden savaş ortamından tek çıkış seçeneğinin "diplomasi ve diyalog" yolu olduğu konusunda mutabık kalırken, Washington ve Tahran'ın ivedilikle masaya dönmesi gerektiğini ve bölgede yeni bir kolektif güvenlik düzenlemesinin şart olduğunu vurgulamışlardır. Ayrıca Lübnan'ın toprak bütünlüğünün korunması ve Körfez ülkelerinin güvenliğinin sağlanması, zirvenin değişmez öncelikleri olarak ifade edilmiştir.

Savaş diplomasiyle çözülebilir mi?

Gerek İslamabad merkezli gerekse bölge ülkeleri tarafından devam ettirilen ikili diplomasi trafikleri son hızıyla sürerken, sahada askeri gerçeklikler de tüm sertliğiyle sürmektedir. ABD'nin İran'a ilettiği 15 maddelik şartın karşısında İran'ın da 5 temel şartı masadadır. Bir yanda, Körfez'deki adalara çıkarma planları ve karşılıklı misillemeler devam ederken, diğer yanda radikal öneriler tartışılmaktadır. ABD ve İran'ın karşılıklı taleplerinin maksimalist boyutlarda olması, savaşın henüz şu aşamada diplomasiye kapı aralamaya müsait olmadığı izlenimini verse de Türkiye-Pakistan-Mısır ve Suudi Arabistan'ın girişimleri, belirli sonuçlar vermeye başlamıştır.

Yabancı kaynaklara göre, Hürmüz Boğazı'nın güvenliği için "Süveyş Kanalı benzeri bir geçiş ücreti sistemi" kurulması ve bölgenin uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesi gibi teklifler, krizin derinliğini ve çözüm arayışının boyutunu göstermektedir. Aynı zamanda, İran'ın gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda iyi niyet göstergesi olarak Pakistan bayraklı 20 ek geminin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine izin vermesi, İslamabad'daki müzakerelerin sahada karşılık bulmaya başladığına dair bir "güven artırıcı adım" olarak yorumlanabilir.

Türkiye'nin pozisyonu

Bu savaş ve ekonomik istikrarsızlık ortamında Türkiye'nin temel pozisyonu, savaşın bir an önce sona erdirilmesini hedefleyen arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık çabalarını desteklemek üzerine kuruludur. Ankara, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarını ne kadar gayrimeşru ve haksız görüyorsa; İran'ın bölgeye, özellikle de Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını aynı derecede gayrimeşru kabul etmektedir. Türkiye'nin buradaki en temel önceliği; savaşın daha fazla uzamasını engellemek, enerji krizi koridorlarının oluşmasının önüne geçmek, bölge devletlerinin aşırı bir ekonomik yük altında kalmasını önlemek ve tüm bunların ötesinde, savaş sonrası dönemde ABD, İran ve Körfez ülkeleriyle olan stratejik ilişkilerini muhafaza etmektir.

Türkiye, istikrar platformu olarak destek verdiği İslamabad Zirvesi'nde gösterdiği gibi, bu savaşın bir kazananı olmayacağı ve en kötü barışın bile kimseyi kaybetmiş saymayacağı görüşündedir. Ankara, ne bölge devletleri sisteminden tamamen dışlanmış ve zayıflatılmış bir İran tablosuna sıcak bakmakta, ne de İsrail ve ABD'nin askeri emrivakilerle Orta Doğu'da yeni bir düzen kurma senaryosunu kabul etmektedir. Türkiye için nihai çözüm, bölgesel sorunların yine bölgesel aktörler tarafından, uluslararası hukuk ve toprak bütünlüğü zemininde çözüldüğü bir istikrarlı coğrafyadır. İslamabad Zirvesi, Türkiye'nin ortaklarıyla birlikte bu mimarinin inşası yolunda atılmış en somut ve umut verici adımlardan bir tanesini ortaya koymaktadır.

[Dr. Gökhan Ereli, Uluslararası İlişkiler Uzmanı ve Körfez Araştırmacısıdır.]

Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: AA

Son Dakika Güncel İslamabad Zirvesi: Orta Doğu'da Diplomasi Umudu - Son Dakika


Advertisement