
(İSTANBUL) -Haber: Hilal SOLMAZ
İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın Avrupa Birliği desteğiyle yürüttüğü ve bu yıl ikinci kez hayata geçirilen "Ortaklaşa: Kültür, Diyalog ve Destek Programı" yerelde üretim yapan sanatçılara ve sivil inisiyatiflere adeta bir alan açma pratiği sunuyor. Toplam 1,9 milyon avroluk hibe bütçesiyle ekonomik kaygıların gölgesinde sıkışan yaratıcı enerjiyi görünür ve sürdürülebilir kılmayı amaçlayan program, yalnızca maddi destek sağlamıyor, sanatçılara nefes alacak bir zemin, şehirlerin kültürel hafızasına ise yeni bir hareket alanı yaratmayı amaçlıyor.
Program, Marmara Belediyeler Birliği işbirliğiyle yerel yönetimlerle kurduğu diyaloğu güçlendirirken, Avrupa'daki kültür ağlarını temsilen Culture Action Europe ortaklığı sayesinde uluslararası deneyim ve savunuculuk kanallarını da açıyor. Programın ayrıntılarını İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları Direktörü Özlem Ece ile konuştuk.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın, Avrupa Birliği desteğiyle yürüttüğü Ortaklaşa: Kültür, Diyalog ve Destek Programı'nın merkezinde hibe programı yer alıyor. Ancak biz bu hibeyi yalnızca bir finansman desteği olarak değil, yerelde adil kültürel işbirliği için bir "özgüven zemini" olarak görüyoruz.
Kültür kurumlarının enerjisini sadece "hayatta kalmaya" değil, uzun vadeli kamusal fayda üretmeye harcayabilecekleri bir alan açıyoruz.
Örneğin, Diyarbakır'dan Önce Çocuklar Derneği'nin projesiyle Adıyaman Kömür'de kurulan Kömür Kültür-Sanat Merkezi bunun en somut kanıtı. Zor koşullarda sivil toplum iradesiyle bir merkezin yükselmesi ve orada çocukların kendi festivallerini yapması, hibe desteğinin psikososyal etkisinin ne kadar derin olabileceğini gösterdi.
Ortaklaşa ile bizim sunduğumuz model, STK'ların kısa vadeli çıktılar yerine, bulunduğu coğrafyanın ruhuna dokunan, uzun vadeli etkisi olan işlere odaklanmasını sağlıyor.
İlk dönem destek alan projelerden İzmir'deki Darağaç Kolektifi'nin "Fermantasyon" projesini düşünün. Sanatçıların, zanaatkarların ve mahallelinin bir araya gelerek yerel yönetimin ve sivil toplumun katılımcı yöntemleriyle sokağı ortak bir yaşam alanına dönüştürmesi büyük bir koordinasyon ve cesaret işidir.
Bizim için kültürel altyapının sınırlı olduğu bölgeler her zaman öncelikli. Değerlendirme yaparken projenin sanatsal niteliği kadar, o bölgenin gerçek ihtiyaçlarına ne kadar yanıt verdiğine ve yaratacağı kamusal faydaya da bakıyoruz. "Bu proje o beldede yaşayan bir gencin ya da çocuğun kültürel hayata katılımını nasıl değiştirecek?" sorusu bizim için belirleyici.
Ortaklaşa'da, hibe desteği sona erdiğinde etkisi biten projeler yerine bilgi, deneyim ve ilişki ağları bırakmayı önemsiyoruz. Mentorluk desteğimiz, proje sahiplerinin kendi kapasitelerini tanımasına ve geliştirmesine alan açacak bir yol arkadaşlığı olarak kurgulandı. Kurumlara "Hata yapmaktan korkmayın, birlikte öğrenelim" diyoruz.
Savunuculuk tarafında ise yereldeki o kıymetli tecrübenin Ankara'daki veya Avrupa'daki karar vericilerin masasına gitmesini sağlıyoruz. Bizim asıl mirasımız binalar veya tekil etkinlikler değil; bilgi, deneyim ve birbirine eklemlenen ilişki ağları olacak.
Bunu "kültürün birleştirici gücü" gibi klişe bir ifadeyle değil, "şeffaflık" ile başarıyoruz. Masada siyasi ajandalar değil, kentin ihtiyaçları olduğunda herkes aynı dili konuşmaya başlıyor. Şeffaf bir süreç yürüttüğünüzde ve her iki tarafın da "eşit ortak" olduğunu hissettirdiğinizde o kırılganlık yerini dayanışmaya bırakıyor. Ortaklaşa, siyasetin üstünde bir "müşterek zemin" inşa etmeyi önceliklendiriyor.
Kesinlikle. Merzifon'daki o eski elektrik santralinin, mahallelinin nefes aldığı canlı bir kültür merkezine dönüşmesi bizi çok heyecanlandırdı. Bir duvarı boyamaktan ya da bir binayı onarmaktan bahsetmiyorum; bu projeler o mekana bir "ruh" ve "topluluk" kazandırmayı hedefliyor. İkinci dönemde de fiziksel mekanlarla o mekanın içini dolduracak fikirleri bir arada desteklemeyi umut ediyoruz.
Yarın sabah uyandığında, "Ben yalnız değilim ve yaptığım işin evrensel bir karşılığı var" diyecek. Yereldeki bir aktörün Avrupa'daki benzerleriyle deneyim paylaşması, ona müthiş bir özgüven ve yeni işbirliği kapıları açar. Brüksel'deki politika yapıcıların Türkiye'deki yaratıcı enerjiyi fark etmesi, buradaki sanatçının ve kültür kurumunun elini güçlendirir, ona meşruiyet kazandırır.
Biz bu ilişkiyi tek yönlü bir "bilgi transferi" olarak kurgulamadık. Aksine, karşılıklı öğrenmeye dayalı bir ilham alma süreci olarak görüyoruz. Evet, Avrupa'nın güçlü savunuculuk ağları ve yerleşik bir kültür politikası geleneği var. Ancak Türkiye'deki yerel aktörlerin de sahip olduğu müthiş bir "hayatta kalma yaratıcılığı", hızı ve dinamizmi var. Avrupa'daki paydaşlarımız bizim sahadaki çözüm odaklı pratiklerimizden ilham alırken, biz de onların savunuculuk ve ağ kurma deneyiminden besleneceğiz. İkinci dönemde açacağımız "Uluslararası Kültürel İşbirliği" başlıklı çağrımızı, tam da bu diyaloğu somutlaştırmak için tasarladık. Bu sayede, hibe desteği yalnızca bir finansman aracı olmaktan çıkıp, sınırları aşan bir güvenli üretim zeminine dönüşecek.
Türkiye'nin içinden geçtiği tüm zorlu ve kutuplaşmış siyasi iklime rağmen kültürün "müşterek bir zemin" olarak korunabildiğini görmeyi hayal ediyorum. Belediyelerin sivil toplumu sadece "uygulayıcı" değil, stratejik paydaş olarak gördüğü; sivil toplumun ise yerel yönetim mekanizmalarına somut katkı sunduğu bu modelin kurumsallaştığını görmek en büyük izimiz olacak. Vatandaş içinse bu siyasi rüzgarlardan bağımsız olarak mahallesinde, ilçesinde nitelikli kültürel hayata kesintisiz erişim hakkı demek. 2029'daki asıl mirasımız, kişilere veya dönemlere bağlı olmayan, sürdürülebilir bir yerel kültür yönetişimi modelini uygulanabilir kılmak olur.
Son Dakika › Yerel › Kültür ve Sanatta 1,9 Milyon Avroluk Ortaklık: Belediyeler ve Stk'lar Aynı Masada Buluşuyor - Son Dakika
Masaüstü bildirimlerimize izin vererek en son haberleri, analizleri ve derinlemesine içerikleri hemen öğrenin.
Sizin düşünceleriniz neler ?