
Ekrem İmamoğlu'nun da arasında bulunduğu 59'u tutuklu, 414 sanıklı İBB Davası'nın duruşması, 59'uncu gününde, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri'deki Marmara Kapalı Cezaevi'nin 1 No'lu Duruşma Salonu'nda devam ediyor. Duruşmada ilk olarak tutuklu sanık Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun savunma yaptı.
Ongun'un savunmasına yaptığı Frankenstein benzetmesi damga vurdu. Ongun, "Bu iddianame Dr. Frankenstein’ın eseri gibidir. Onun gibi saldırgan ve acımasızdır. Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek, onu terk etmiştir. Ankara'ya gitmiştir. Ankara'ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu şeyi üzerimize salmanız ve bize zarar vermesini sağlamanızdır.
Siz de şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz. Ya üstümüze salacak, ya da etiğin, ahlakın ama daha yücesi hakkaniyetin gereğini yapıp bu ucubeyi yok edeceksiniz. Bizim için tüm bu zaman zarfı ise şunu sorarak geçti: 'Asıl canavar kim?'" ifadelerini kullandı.
Ongun, savunmasında şunları söyledi:
"9 Mart. Asrın davası başladı. Usul-esas tartışmaları, içtihat olmuş kararlara atıflar… Tenis maçı izler gibi başımız bir savunma sıralarına dönüyor, bir size. Kendi kendime, 'hukuk ne acayip bir şeymiş' diyorum. Aynı metin, farklı ağızlarda bambaşka yorumlanıyor. TCK'lar, CMK'lar, TTK'lar, Yargıtay ve AYM kararları havada uçuşuyor."
Avukatlar sayesinde bir cümle dilimize pelesenk oluyor: 'CMK 100 çok açık…' Avukatlar öyle sesleniyor heyete. Size bakıyorum. Belli ki o kadar da açık değil. Hukuk diyorum… Ne acayip bir şeymiş.
Sonra anlıyorum ki savcıların ve hakimlerin, her tartışmayı bir anda bitiren sihirli bir cümlesi var. İki kelime: 'İtiraz edersiniz.' Bu sihirli cümleyi ilk savcılık sorgumda tanıdım. Müthiş etkili bir cümle. 'İtiraz edersiniz' dendiği anda odada bir sessizlik oluyor. Cümlenin bitirici bir etkisi var.
Sayın Başkan, sizler kolay söylüyorsunuz ama bizim memlekette itiraz etmek kolay değil. Arkamda Avrupa'nın en büyük kentinin belediye başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı ve Türkiye'nin birinci partisinin cumhurbaşkanı adayı oturuyor. O da birine itiraz etmiş. Sonuç malum.
Bu coğrafyada itiraz pek sevilmez. Pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: 'İtaat et, rahat et.' Konforlu bir alan. İnsanı rahat ettiriyor.
Bizim gibi umutsuz rahatsızlara ise ne gam. Biz itiraz etmeye devam ediyoruz. Neye? Haksızlığa. Adaletsizliğe. Adam kayırmaya. İkili hukuka. Partizanlığa. Gerçek yolsuzluğa. İtirazın sonu da işte huzurunuz.
Mesela Aanaya Mahkemesi (AYM) bir karar alıyor. Bir mahkeme kararını yanlış buluyor, düzelt diyor. Bu net bir itirazdır. Peki ne oluyor? AYM'ye, abartarak söylüyorum, Çemişgezek Asliye Ceza dudak büküyor.
'Özel vasfa haiz üye' diye bir kavramın ceza kanununda olmadığını gördük. Meğer yürürlükten kalkmış eski TCK'da varmış. Avukatlar itiraz ediyor. Ama yanlış olduğu yerde durmaya devam ediyor.
Bize burada delil diye HTS ve baz kayıtları soruluyor. Haklısınız. Savcılarımız delil listesine koymuş. Sonra aklıma Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturması geliyor. Geçen eylül ayında savcı bey soruşturmayı kapattı orada. 'HTS-baz delil mi olur?' dedi. Ama gördük ki o da bir süre şaşırmış. Şehitkamil Belediye Başkanı CHP'deyken delil olabilir diye düşünmüş. Başkan AK Parti'ye transfer olunca ise… 'Ne delili, hangi delil?' demiş.
Ben yine kendi kendime 'hukuk ne acayip bir şey' diye düşünürken anladım ki Türkiye'de hukuk artık bir kavram değil. Bir şey. Sadece bir şey. Evrensel formunu yitirmiş, açıklanamayan bir şeye dönüşmüş.
Bizde hukuk, tarifi zor bir 'bir şey' olmuş. Tıpkı bu iddianamede olduğu gibi. Resmi adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi.
'İftiraname' dendi. Doğru bir tanım. Ekrem Başkan, 'terfiname' dedi. O da haklı. Üstelik delilli. Sırası gelince ben de kendi tanımımı yapacağım. Ama şunu söyleyeyim: Madem bu çorbayı pişirdiler… Kötü de olsa içecekler.
Benim savunmamın adı, şüphe savunması. Şüphe, sadece savcıların mesleki çıpası değil. Asıl, gazetecilerin mesleki çıpasıdır. Yani öz mesleğimin. Burada CV'mi anlatmayacağım. Çünkü Ekrem Başkan'dan sonra tüm yaşamı en çok bilinen, en şeffaf olan, her daim medya radarında bulunan, yaptığı her işe fener tutulup incelenen ikinci kişi benim.
27 Mart 1996'da stajyer muhabir olarak başladığım mesleğimde adına merkez medya dediğimiz en büyük kurumlarda görev aldım. O zaman bir NTV vardı. O da her yerde çekmezdi. Muhabirlikten yöneticiliğe kadar. O yüzden çevrem çok geniştir. Bugün 2 ayrı mahalle gibi bölünen medyada her 2 mahalleden de çok tanıdığım gazeteci vardır. Hepsi, kendini kabul ettirmiş isimler. Benden çok daha genç ve başarılı gazeteci kardeşlerimle de İBB'deki görevim sırasında tanıştım. Diyebilirim ki eski ve yeni dostluklarım mevcuttur.
İddianamede Eylem 19 var, benim ta Ankara'dan tanıdığım gazeteci abilerim yargılanıyor. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar. Üstelik benden para alarak. Bizim mesleği bilmiyor tabi, iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki balıkları gazeteci sanıyor.
Bilseler, benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın'a, Ruşen Çakır'a, Şaban Sevinç'e Yavuz Oğhan'a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak, onların benim kulağımı çekme bana fırça atma hatta bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem önce sinkaflı bir küfrederler, ardından beni def ederler, hırsları geçmez inadına İmamoğlu aleyhine konuşurlar. Haklı da olurlar.
Mesleki kıdem, gazeteci abilerim olması onlara bu hakkı tanır. Bizde, mesleki konumun farklılaşması kıdem ilişkisini değiştirmez. Ezcümle iddianamede yazdığı gibi benim Yavuz Oğhan ile Barbaros Bulvarı'nda 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli buluşmalar yapmama gerek yok. Adam arkadaşım. Ocakbaşı seviyor o. İstanbul ocakbaşı dolu. İki gazeteci buluşacaksak oturup iki kadeh eşliğinde her şeyi konuşuruz. Daha önce yaptık, yine yapacağız.
Şüphe gibi bize hakikati ulaştıracak bir diğer kavram doğru sorulardır. Doğru soru, yanıttan daha önemlidir. Bu iddianamede güya bazı yanıtlar var. Onların yanıt değil, iftira ya da saptırma olduğunu ancak doğru soruyu sorarak anlıyoruz.
Şüphe + Doğru Sorular ekseninde iddianameyi okudum. Sonuç, iddianame tepeden tırnağa sakat.
Dahası ve rahatsız edici olan şu: İddianame Türkiye'de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame ülkemizde seçkin ve özel insanların, biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığını kanıtlıyor. İddianame bağıra bağıra 'siyaset yapıyorum' diyor.
Ben bu son paragrafı yazdığımda, yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz Bakan olarak atanmamıştı. O atanınca 'bu dava siyasidir' söylemini terk etsem mi, diye düşündüm. Çünkü İmamoğlu Davası'nın göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek, daha kuvvetli bir delilim yoktu.
Zaten, bakanlık performansında, Sayın Gürlek ne içten bir AK Partili olduğunu ortaya serdi. Şimdi ne yapmalıyım? Ne düşünmeliyim? Sayın Bakan Şubat ayına kadar; bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu, savına inanmalı mıyım? Bir günde Ak Parti'yi bu kadar içselleştirdi diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına pek pek uymuyor.
İddianameye 'sakat' derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek, onlar da sakat.
19 Mart sabahı İBB'nin en küçük bütçeli şirketi Medya AŞ odağında başlayan bu soruşturma girdiği sudan çıktığında, içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir. Davalar değil, ancak siyasi mühendislikler içinde absürtlükler barındırır.
Propagandada bir kural vardır. Olmayan şeyler olanlardan daha güçlüdür. Buna gizemin gücü denir. Örnek; on milyonlarca insan açlık sınırında kazanç edinirken, sanayi dahil sektörler tarihinin en kötü günlerini yaşarken, vatandan umudu kesen yetişmiş insan gücü batı ülkelerine göç ederken ne diyoruz: Türkiye Yüzyılı!
Olmayan şey olandan daha güçlü göründüğü için diyorlar. Ne diyorlar? 'Yüzyılın Soruşturması - Asrın İddianamesi.' İşte bu iddialı tanımlamanın nedeni de bu: Olmayanı satıyor.
İddianamenin 72. Sayfası. Bu iddianamenin özeti niteliğinde ana fikrin anlatıldığı bölüm içinde yazarların, Necati Özkan anlatımı var.
Okuyorum: 'Kültür ve Medya AŞ yapılanmasında Ekrem İmamoğlu'nun Beylikdüzü belediye başkanlığından beri irtibat halinde olduğu çok güvendiği aynı zamanda siyasal danışmanlığını yapan örgüt üyesi Necati Özkan, örgütün akıl hocası konumundadır…'
İddia makamı tespitinde doğruysa, haklıysa bu betimlemeden doğal olarak şu sonuçlar çıkar.
Necati Özkan örgütün Kültür-Medya AŞ yapılanmasında yer alır. Peki öyle mi? Hayır. Necati Özkan örgütün akıl hocasıdır. Peki öyle mi? Hayır.
Necati Özkan örgütün tüm ihtilaflarına çözüm bulan biridir. Açıkçası bize Real Madrid'i anlatıp sahaya Siirt Köy Hizmetleri Spor'u çıkarmışlar.
Necati Bey'e satın aldığı 1+1 evi soruyorsunuz da bunları sormuyorsunuz. Öyle olunca bu tuhaflık bende şüphe uyandırıyor.
Necati Bey, Casusluk soruşturmasında 24 Ekim 2025'te ifade verdi. İddianame bundan 18 gün sonra 11 Kasım'da çıktı.
Acaba dedim, bu iddianame farklı farklı ellerde, kalem oynatarak mı yazıldı? İçinde harmoni taşımayan bu metne, başka bilmediğimiz birileri mi katkı verdi diye düşünmedim değil. Çünkü, savcılarımız ortaklaşa kaleme almış olsa harmoni olurdu oysa kakafoniden ibaret.
Sayın Başkan; kurgu – hikaye deyince aklıma geldi. Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikaye var. Bu hikayede kibrinin esiri olmuş biri, kendisini Yaradan'la kıyaslayacak kadar cüretkarlaşmıştır. Bir gün sadece Tanrı'ya mahsus bir şey yapmaya kalkar. Bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı biri olsa da, etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı, bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar.
Anlattığım hikaye Mary Shelley'nin yazdığı Dr. Frankenstein isimli korku hikayesidir. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda, kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu iddianame Dr. Frankenstein'ın eseri gibidir, onun gibi saldırgan ve acımasızdır.
Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek, onu terk etmiştir. Ankara'ya gitmiştir. Ankara'ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu şeyi üzerimize salmanız ve bize zarar vermesini sağlamanızdır. Sizde şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz.
Ya üstümüze salacak, ya da etiğin, ahlakın ama daha yücesi hakkaniyetin gereğini yapıp bu ucubeyi yok edeceksiniz. Bizim için tüm bu zaman zarfı ise şunu sorarak geçti: 'Asıl canavar kim?'"
Muart Ongun savunmasına devam ediyor.
Son Dakika › Güncel › İBB davasında 59. gün! Murat Ongun'dan 'Frankenstein' benzetmesi - Son Dakika
Masaüstü bildirimlerimize izin vererek en son haberleri, analizleri ve derinlemesine içerikleri hemen öğrenin.
Sizin düşünceleriniz neler ?