Devrimlerin 11'i - Son Dakika
Son Dakika Logo

Devrimlerin 11'i

15.12.2013 15:30

Futbol tarihinde taktiksel değişimlere imzasını atan 11 futbol adamının yaptığı değişiklikleri ve modern futbola giden yola döşedikleri taşları hatırlayalım.

Futbol, başladığı güne kıyasla bambaşka bir şekle büründü, kimi küçük kimi büyük pek çok değişikliğin ucuca eklenmesiyle. Saha içindeki bu değişikliklerden bir 11 yaptık. Elbette dışarıda kalanlar olacaktı ve oldu da. Ama burada yer verebildiğmiz ve veremediğimiz herkese çok şey borçlu olduğumuzu unutmamak gerek.

Jimmy Hogan: Halı Futbolu

Bir futbol ülkesi bir futbol adamını niye aforoz eder? Bu sorunun yanıtı, eğer ülke İngiltere'yse "topu yere indirin ahmaklar" demesidir.

Modern futbol nedir?

Jimmy Hogan, ülkenin en büyük futbol akıllarından biriydi ama anlayana. Yalnızca İngiltere'de kalmamış, Hollanda başta olmak üzere kıta Avrupasında işlerin nasıl yürüdüğünü incelemiş ve oyunun nasıl oynanması gerektiğine dair düşünce üretmişti. Buı düşünceleri "halı futbolu" etiketi yiyerek alaya alındı ve topu yere indirmeyi savunması İngiltere'de dışlanmasına sebep olunca kıta Avrupasına geçti. Hollanda, İsviçre, Avusturya ve özellikle Macaristan'da büyük etkisi oldu. Wembley'de İngilizlerin dağıldığı Macaristan maçının ardından Macar Federasyon Başkanı'nın "Jimmy Hogan'ın bize öğrettiği gibi oynadık" ve efsanevi hoca Gustav Szebes'in "Hogan'ın öğrettiği gibi oynadık, bence bir gün futbol tarihi yazılacaksa onun adı altın harflerle yazılmalı" sözleriyse aforozculara en ağır darbeydi.

Ancak Hogan'ı uzaklaştıran mantalitenin değişimi kolay olmadı. Nottingham Forrest'le bir lig iki Avrupa şampiyonluğu kazanan, birkaç gün önce Roy Keane'in "ömrümde çalıştığım en iyi teknik adam" sözleriyle tarif ettiği Brian Clough, Hogan'dan 70 yıl sonra "Tanrı futbolu bulutlarda oynamamızı isteseydi çimleri de oraya koyardı" demek zorunda kalacaktı.

Ama zaman ve Wenger, İngilizler'e Hogan'ın haklılığını kanıtladı.

Karl Rappan: İlk pres, ilk mevki değişimi

İskoçların teklifiyle IFAB'ın ofsaytı bozmak için gereken oyuncu sayısını üçten ikiye düşürmesi takımlar için yepyeni problemler doğurmuştu. İlk çözüm İngiltere'de Arsenal hocası Chapman'dan geldi. Chapman basitçe özetlersek santrahafını savunmanın ortasına çekip ilk stoperi yaratmıştı. Ama İsviçre'de görev yapan Karl Rappan meseleye bambaşka bir açıdan yaklaşıyordu.

Saha dışında futbolun kırılma anlarına imza atan 10 isim

Rappan için temel sorun, rakip forvetin savunmacısından sıyrıldığı anda kaleciyle karşı karşıya kalabilmesiydi. Bunun çözümü için "Verrou"yu geliştirdi ama bunu, onun çalıştırdığı takımlardan başka hiç kimse oynayamayacaktı. Bizim için çok basit, ama o dönem çok zor gelmişti herkese.

Rappan, oyuncularından topu kaptırdıklarında pres yapmalarını isteyen ilk teknik adam. Bir başka yeniliği ise oyuncularından birbirlerinin mevkilerine geçmelerini isteyen ilk teknik adam olması. Top kaptırıldığında 10 saniyelik kısa bir pres uygulanıyor ve rakip yavaşlatılarak arkadaki yer değişimi için zaman kazanılıyor; böylece bir forvet hafın yerine, o haf bekin yerine, bek ise savunmanın arkasına emniyet sübabı olarak geçiyordu. Top kazanıldığında ise normal düzene dönülüyordu.

Rappan'ın oyununu ondan başka hiç kimse oynatamadı ama yakın çağında iki büyük değişimi tetikledi, biri İtalya, diğeri Macaristan'dan gelecekti ve yönleri birbirine neredeyse taban tabana zıttı.

Nereo Rocco: Catenaccio ve Libero

Triestina, ligi sondan ikinci sırada bitirmiş, göreve Nereo Rocco'yu getirmişti. Rocco, Rappan'ın top rakibe geçtiğinde ortaya çıkan sürgülü kilidini asma kilide çevirmeye, yani maç boyunca savunmanın arkasında bir adam tutmaya karar verdi ve Catenaccio'yu yarattı. Rocco'nun formülü muazzam bir başarı kazanacak, İtalyan Futbolu'nu derinden etkileyecek hatta Sacchi'ye kadar esir alacak ve Avrupa'da da önemli iz bırakacaktı.

Önceki sezonun sondan ikincisi, o sezonu efsanevi "Il Grande Torino"nun ardından ikinci tamamladı. Triestina ligde bu dereceyi bir daha asla göremedi. Yönetimle anlaşmazlığa düşen Rocco, Padova'ya geçti ve takımı önce Serie A'ya sonra da bir daha tarihi boyunca asla göremeyeceği lig üçüncülüğüne taşıdı. Milan'ın dikkatini çekti ve oraya geçti. Milan'da Catenaccio'ya ihtiyacı olmadığını düşündü ve oynatmadı. Burada da İtalya'ya Şampiyon Kulüpler Kupası'nı getiren ilk teknik adam olarak tarih yazacaktı.

Küçüklerle büyüklerin arasındaki farkın çok büyük olduğu ligde Rocco'nun Catenaccio'su kopyalanmaya başlandı. "Önce güvenlik" anlayışı İtalyan Futbolu'nda büyüklere de sıçradı ve Inter'de Foni'ye şampiyonluklar getirdi. Sonrasında Herrera, Inter'le Catenaccio'nun uluslararası pazarlayıcısı oldu ve Avrupa şampiyonluğunu kazandı. Rocco ise Catenaccio'nun en mükemmel uygulamasına Padova'da ulaştığını düşünüyor ve belki de futbolda başlattığı değişimden oldukça rahatsız: "Gerçek Catenaccio'yu yalnızca Padova oynadı. Bizden sonrakilerin tek yaptıkları defansif taktikler üretmekti."

Marton Bukovi: Alan oyunu

Macaristan'da bir teknik adamın çözüm bulması gereken önemli bir sorunu vardı. Takımın santrforu İtalya'ya satılmıştı ve yerine oynatmak istediği oyuncunun yeteneklerinden hiç bir şüphesi yoktu. Sorun, Chapman'ın WM'i ile ortaya çıkan "stoper" denen izbandutlar karşısında oyuncusunun şansının olmamasıydı. Hidegkuti'yi onların kucağına atıp santrfor oynamasını bekleyemezdi.

Aykırı, paradoksal ama dahiyane bir çözüm buldu: Kaleye en yakın olmasın istediği oyuncusunu rakip kaleden biraz uzaklaştıracaktı. Guardiola'nın santrfordan vazgeçip sahte dokuzu seçişinin 60 yıl önce yapılmışı desek? İç forvetlere biraz daha merkeze yaklaşmalarını söyledi ve Rappan'ın mevki değişimini farklı değil aynı hattaki oyuncuların arasında uygulatmaya karar verdi. İki içi forvet ve geriye çektiği santrforundan sürekli yer değiştirerek, verkaçlar ve duvar paslarıyla oynamalarını istedi.

Rakip defanslar için tam bir bela oldu. Rakipler, adamların peşinden gittiğinde bomboş bir alan bırakıyor; yerlerinde kaldıklarındaysa forvetler ellerini kollarını sallaya sallaya pozisyon buluyordu. Hücumcu sayısı bir azalmış gibi görünüyordu ama artık bir değil iki görevi olan savunmacılar bu sorunu bir türlü çözemiyorlardı.

Gustav Szebes, Bukovi'nin fikrini bir adıma daha öteye taşıdı ve efsanevi Macaristan Milli Takımı doğdu. Daha fazla oyuncunun yer değiştirdiği, takımın yükünün herkese eşit dağıtılmasının amaçlandığı, kalecinin zaman zaman dördüncü savunmacı gibi davrandığı, rakipleri allak bullak eden bir ekol doğdu. Gustav Szebes "sosyalist futbol" diyordu buna. Puskas ise "Biz Total Futbol'un prototipiydik" diye açıklıyor.

Macar milli takımı efsanevi başarılara imza attı, durdurulamıyordu. Wembley'de 6 yiyen takımdan Sir Tom Finney "safkanlara karşı yarışa çıkmış sütçü beygirleri gibiydik, o güne kadar hiç görmediğimiz taktiklerle oynayan, gördüğüm en iyi milli takımdı" derken Harry Johnston otobiyografisinde "su katılmamış çaresizllik" diye tanımlayacaktı o gün takımca yaşadıklarını. İngiliz gazeteleri ise uzun uzun Zakarias'ın mevkisini ne olduğunu tartışmışlar ama bu Budapeşte'ye rövanşa giden takımın 7 gol yemesine engel olamadı.

Ancak alan oyunu her yere aynı hızla yayılmadı, bazılarına çok zor geldi. Türkiye'de 90'ların ortasında neredeyse tüm takımların hala adam adama savunma yaptığını hatırlarsak, bugün duran topta alan savunmasına kırmızı görmüş boğa tepkisi verenlerin ruh halini de biraz anlayabiliriz. San Marino tarihine Ankara'da duran top golü yiyerek geçen bir ülkenin Hollanda'dan duran top golü yemesini alan savunmasına bağlamak ne kadar doğrudur kuzum?

Artık o güne kadar devam eden adam adama eşleşmelerin sonunun gelmesinin ve oyunun bambaşka bir şekle bürünmesinin zamanıydı, Macarların fikrini bir adım ileri götürenler ve farkedip panzehiri üretenler Brezilyalılar oldular.

Flavio Costa, Bela Guttmann ve Fleitas Solisch: Orta sahanın doğuşu

Futbolun o dönemde halk arasında en çok konuşulduğu, herkesin teknik direktör olduğu bir ülke Macaristan'sa diğeri Brezilya'ydı. Flavio Costa, O Cruzeiro gazetesine bir makale yazarak yepyeni bir oyun anlayışının ilk filizlerini saçtı. Makale büyük ilgi çekmiş, büyük tartışmalar başlatmıştı. Dördüncü tam savunmacının ortaya çıkması fikri "anti futbol" etiketi yiyor, Costa bir Fransız atasözüyle yanıt veriyordu: "Daha ileri sıçramak için bir ayağını geri atmalısın." Anlayışın teorisinin gelişiminde Bela Guttmann ve Zeze Moreira'nın katkılarını da unutmamak gerek.

Beş kişiyle savunma beş kişiyle hücum devri yerini altı kişiyle savunma altı kişiyle hücuma bırakıyordu Costa için.  4-2-4, blokları netleştirerek takım yapılarının basitleşmesini ve organizasyonun akılcılığını getirir. İç forvet kavramı ortadan kalkar. Özellikle, göbeğinde birbiri ile işbirliği halindeki ikili ile dörtlü defans çok daha dengeli ve güvenli bir yapı olarak göze çarpar. Orta sahadaki iki oyuncuyu istisna tutarsak, oyuncuların kollamaları gereken alanın azalışı, işlerin çok daha hızlı yürüyebilmesine olanak verir. Teknik becerilerdeki gelişimle ve oyunun artan temposuyla mükemmel bir biçimde örtüşmüş bir diziliştir. 1958 İsveç Dünya Kupası'ndan sonra çok büyük bir hızla yayılır.

4-2-4'e ilk geçen Flamengo'nun Paraguaylı antrenörü Fleitasch Solich olur. Onları Santos ve Sao Paolo takip eder. Solisch sol hafını(6) sol beke, sol bekini(3) savunmanın ortasına çekmiştir. Bu da forma numaralarında bir geleneği başlatır. Roberto Carlos'un neden kulüplerde 3, milli takımda 6 numaralı formayı giydiğini merak eden varsa...

Osvaldo Juan Zubeldia: Rakip ne yapıyor?

Futbol tarihinin en sevimli teknik direktörü olmadığı kesin. Hatta hayallerini kırdığı İngilizlerin hakkında yazdıklarını fazlaca okursanız nefret bile edebilirsiniz. Ama getirdiği o kadar çok şey var ki...

1965'te, 38 yaşındayken küme düşmüş Estudiantes'in başına geçti. Şampiyonlukla üst lige dönüp orada da Arjantin şampiyonluğuna ulaşırken hiç kimsenin yapamadığını yapıyor ve kupayı ilk kez Buenos Aires dışına taşıyordu. Kendinden önceki tüm antrenörlerden farklı bir adamdı Zubeldia. Kendilerinin ne yapacağı kadar, hatta ondan daha fazla rakiple ilgilenirdi. Ama bu Herrberger'inkinden biraz daha farklıydı, sahanın da ötesine geçer, rakiplerinin haleti ruhiyelerine, ailevi problemlerine kadar bilgi toplamaya çalışırdı.

Antrenman sahasını "Laboratuar gibi" diyerek tanımlamış Arjantin basını. Takımın yıldızının takım oyunu olduğu ilk takımı yaratan adam demek yanlış olmaz. Günde çift idmanı standart hale getiren ilk teknik direktördür. Maçtan önce futbolcuların ısınmaya başlamasını da Zubeldia'ya borçlu futbol. Takımına düzenli olarak duran top antrenmanı yaptıran ilk teknik adam olarak bilinir. Çalışılmış frikik varyasyonları, kornerde bir oyuncuya rakip kaleciyi perdeletmek, rakip duran top kullanırken hızla öne çıkıp ofsayta düşürmek de Zubeldia'ya atfedilenlerden(sonuncusunu daha önce Doğu Avrupa'da gördüğünü söyleyip bunu reddediyor).

Bir rakibe iki kişiyle adam markajı vermek de Zubeldia icadı. Basketboldaki "Yugoslav faulü"nden yıllar önce Zubeldia futbolda başlatmıştı bunu. Eski hakemleri, oyuncularına kuralları, kimilerine göre özellikle kural kitabındaki boşlukları öğretmesi için tutan bir teknik adam. Rakibin sadece maçlarını değil antrenmanlarını da izleyen, özel hayatları hakkında topladığı bilgileri maç içinde rakibi kışkırtmak için kullandığı söylenen Zubeldia, maça rakibe göre hazırlanmak ve kadrosunu rakibe göre kurmak standardını da koyan ilk antrenör. Rakibi bu kadar ana eksenine almasıyla çağımızın Mourinho ve Benitez gibi taktisyenlerinin de atası sayılır.

Sevmeyeni çok, ama yalnızca şurada saydığımız yenilikler ve getirdiği bakış açısındaki temel farklılık bile futbol adına çok önemli değişiklikler. Yaptığı için eleştirdiği bazı şeyleri uygulamayan neredeyse kalmadı. ve hala Libertadores'i üst üste 3 kez kazanabilmiş tek hoca. Ama Milan'la oynanan ve tabiri caizse karakolda biten, tüm takımın devlet başkanının emriyle "ülkeyi rezil ettikleri" gerekçesiyle tutuklandığı, bazı oyunculara hapis cezasının verildiği Kıtalararası Kupa finali, kırılma noktası oldu. "Maçtan önce bütün ülkenin gururunun kurtarılmasını bir takıma yüklemişlerdi ve sonrasında da oyuncuları suçladılar" dedikten sonra sözleşmesi bitene kadar görevde kalıp ardından 4 yıl futboldan uzak kaldı. Dönüşü San Lorenzo'da şampiyonlukla oldu. Sonra Kolombiya'ya geçip orada da iki şampiyonluk kazandı ve 82'de Kolombiya'da öldü. Ama unutmadılar... 86'da Dünya Kupası kazanan Bilardo kupayı O'na ithaf edip "Bildiğim her şeyi O'ndan öğrendim" derken yardımcısı Pechema şöyle diyordu: "Arjantin futbolu ikiye ayrılır: Zubeldia'dan öncesi ve Zubeldia'dan sonrası."

Rinus Michels: Birimiz hepimiz, hepimiz Totaalvoetbal için.

Bir Avusturyalı ilk mevki değişimini başlatmış, Macarlar bunu farklı bir düzeye taşımıştı. Bir başka Avusturyalı; Wunderteam'i yaratan adam olarak bilinen Hugo Meisl'in kardeşi, döneminin Avrupa'daki en saygın sopr yazarları arasında gösterilen Willy Meisl'in "The Football Revolution" isimli kitabında yazdığı "oyuncuları ayaklarındaki 'mevki' denen prangalardan kurtarmalıyız" düşünü gerçekleştirme cesareti bir Hollandalı'ya kısmet olacaktı.

"Profesyonel futbol savaş gibi bir şeydir, gereğinden fazla adam gibi davranan kaybeder" diyen 'General', kafasında o güne kadarkilerden farklı fikirler taşıyordu. Oldukça otoriter bir adam olarak bilinmesine karşın sahada oyuncuların özgürlüklerini arttırmasının takımın faydasına olabileceğine inanıyor, ama bunu yapabilmesi için yüksek bir dayanıklılık ve gelişmiş bir takım halinde oynayabilme bilincini yerleştirmesi gerektiğini de biliyordu. Antrenmanları hem fiziksel hem mental olarak oldukça ağırdı. Tıpkı demirperdenin ardında benzer prensipleri hayata geçirmek için uğraş veren, ustası Maslov'dan aldığı pres temelli oyun fikrini bilimsel yöntemlerle daha da ileri taşımaya çalışan  Lobanovski gibi. Kaleci hariç herkesin bir diğerinin yerini alabildiği, savunmacıların hücum, hücumcuların savunma yapabildiği tam bir takım yaratma peşindeydi ve başardı.

Oyun, boşluk üzerine kuruluydu ve o güne kadar görülmemiş bir ortak çalışma gerektiriyordu. Önce boşluk yaratılır, sonra o boşluk doldurulurdu. Tüm takımın çalışmasıyla alan şekillendiriliyordu. Orta saha oyuncusu yerini boşalttığında doldurmak bir başka takım arkadaşının göreviydi ve bu bir bek ya da forvet olabilirdi, onun boşalttığı yeri de bir başkası doldurmalıydı. Proaktif bir anlayışla herkes her zaman sürekli bir devinimle alanı yaratıyor ve kullanıyordu. Saha içinde de bir yöneticiye ihtiyaç vardı ve Cruijjf önderliğinde bütün işler şekilleniyordu. Ajax'ı Avrupa'nın ve dünyanın zirvesine taşıdılar.

Sonra 'General' Barcelona'ya taşındı, ardından da saha içindeki komutanını taşıdı. Bu arada Klopp'un "Çinliler gibiler, icat değil sürekli taklit ediyorlar" diye tiye aldığı Bayern Münih de Beckenbauer'in saha içi önderliğiyle Total Futbol'u benimsemiş ve sonra bunu milli takıma da taşımıştı. İtalyanların savunma arkasındaki daimi adamı libero, Beckenbauer'le oyunun her yerinde olan ve yalnızca savunmayı değil, tüm takımı yöneten bir oyuncuya dönüşmüştü. Total Futbol Avrupa'ya ambargo koydu, önce Ajax üç kez üst üste Avrupa'nın en büyüğü oldu, sonra üç kez üst üste Bayern. 1974 Dünya Kupası finalinde birbirine yakın anlayıştaki iki takım kozlarını paylaşırlarken gülen Almanlar, gönüllerden ve akıllardan çıkmayan Hollandalılar oldu.

"Futbol basit bir oyundur, zor olan basit oynamaktır" diyen Cruijjf ve Beckenbauer gibi oyuncuların yerini doldurmak kolay olmazken, savunma dörtlüsü başta olmak üzere mevkide uzmanlaşmak da antitez olarak gitgide güçleniyordu. Her güzel şey kesintisiz sürmüyor ama kimse unutmadı, 'General' yüzyılın teknik direktörü seçilecekti.

Carlos Bilardo ve Perreira: 3-5-2, 'önlibero' ve orta saha savaşları

1984 Avrupa Şampiyonası öncesi Michel Hidalgo, 3-5-2 lafını ortaya atınca yine tartışmalar başladı. Zaman zaman gösteriyordu Hidalgo kendi yöntemini, Athletic Bilbao'nun başından hatırlayabileceğimiz orta sahadaki Fernandez savunmanın arkasında libero olarak geçiyor, savunmanın ortasındaki stoperler iki rakip forvete adam adama yapışıyor ve beklerin kanatlarına yerleştiği orta alanda bir kişilik fazlalık ele geçiriliyordu. Ama grubun son maçında Yugoslavlar karşısında galibiyete rağmen yaşananlardan sonra 3-5-2 rüştünü ispat edemeden köşeye atıldı. Üçlü defansın intihar olduğunu söyleyenler de vardı, Platini'nin olmadığı yerde bu düzenin işlemeyeceğinden bahseden de.

Oysa Arjantin milli takımının başına geçen Carlos Bilardo bu fikrin çok değerli olduğunu düşünüyordu. Özellikle orta alanda kazanılacak bir kişilik fazlalık, Maradona'yı en verimli şekilde kullanabilmek için mükemmel bir avantaj oluşturabilirdi. Takıma 3-5-2 oynatacağını açıkladığında topa tutuldu ve ilk sonuçlar hiç iç açıcı olmasa da ısrarından vazgeçmedi. 1986'da Meksika'da Dünya Kupası'nı kazandığında ise bir 3-5-2 çılgınlığını tüm dünyaya yayıyordu. 4-4-2'ye göbeğinden bağlı İngiltere'de bile Aston Villa, Arsenal gibi bazı takımlar 3-5-2 denemeye başlamışlardı.

1990'da İtalya'da neredeyse tüm takımlar 3-5-2'yi tercih ediyordu. Hatta kupaya "milli diziliş" 4-4-2 ile başlayan İngiliz milli takımında başını Lineker ve Waddle'ın çektiği bir 3-5-2 isyanı çıktı ve Hollanda maçından itibaren İngiltere'de Sir Bobby Robson, defans kurgusu ana akımdan biraz  farklı da olsa 3-5-2'ye döndü. İşe de yaradı, evlerindeki turnuva dışında ilk ve şimdilik son kez Dünya Kupası yarı finali gördüler ve Almanlara penaltılarla kaybettiler. Maç sonrası "yine olmadı, Almanları 3-5-2 ile de yenemedik" minvalli bir soruyla karşılaşan Gary Lineker o meşhur yanıtını verecekti: "Futbol aslında basit bir oyundur, ortada mücadele eden 22 oyuncu, 1 top, 2 de kale vardır ve sonunda hep Almanlar kazanır".

Ancak 3-5-2'nin ciddi sorunları vardı. Özellikle üst düzey kulüp takımlarında bir kanadı sezon boyunca bir oyuncunun taşıması imkansıza yakındı. Adam adam oynayan iki stoperi rakip santrforlar başka yerlere taşıyarak savunmada tuhaf boşluklar oluşmasını sağlayabiliyordu. Liberonun oyuna katılması, avantajla beraber riskler de getiriyordu. Ama orta sahadaki bir kişilik fazlalık da kolayca vazgeçilir değildi.

Brezilyalı teorisyenler yine işbaşındaydı. Hücumcu kanat beklerini icat eden Brezilya, özellikle kanatlardaki sorunun üzerine kafa yordu. Perreira, 1994 Dünya Kupası'nda 3-5-2'yi denemenin hiç de iyi bir fikir olmadığına inanıyor, ancak orta alandaki sayısal eşitliği forvetten eksilmeden sağlamanın yolunu arıyordu. Fizyoterapist olarak kulübede olduğu 1970 Dünya Kupası'ndaki Clodoaldo, aranan ilhamdı. Delicesine hücum eden o takımda Clodoaldo gayrı ihtiyari bir denge oluşturmak istemiş, savunmanın önüne daha yakın, hatta bazen arasına girerek oynamıştı. İşte çözüm!

Ne Alf Ramsey'in 1966'daki Screen Man'i Stiles gibi bir oyuncu ne de 86 ve sonrasında denenen bir markajcı çözüm olamazdı ama bu bölgede alan oyununda hem savunmaya hem orta sahaya entegre olabilen bir ekstra oyuncu, kanat beklerinin de orta alan ve hücum katkısını sağlayarak sayısal eşitsizlik sorununu çözebilirdi. Sonrası uzun bir teorik çalışma, tüm roller için ayrıntılı bir planlama ve literatürümüze 'önlibero'nun girişi. Ancak 3-5-2 de kolay teslim olmadı. Hatta Capello'nun Roma'sı ve 2002 Brezilya'sı ile arada yine parıltılar gösterdi. Ancak gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta var.

Futbolda 1950'lere kadar orta saha kavramı oluşmamıştı. Hatta sonrasındaki bir dönem için de futbolun oldukça uzun bir dönemine dair en büyük isimler sayıldığında forvetleri, kanat oyuncularını, savunmacıları, kalecileri duyar ama orta saha oyuncularını çok az duyarız. İşte 1984-94 arasında yaşananlar bu açıdan çok önemli ve oyunun kalbinin orta saha olduğunun tesciliydi. İtalya'da üçlü savunmanın yeniden dönüşü, Mancini'nin geçen sezon başında Manchester City'deki 3-5-2 denemeleri ve Galatasaray'da da aynı denemelerin sürecek izlenimini vermesi, savaşın hala bitmediğini ve orta sahadaki bir ekstra oyuncunun hala çok değerli olduğunu göstermeye devam ediyor.

Arrigo Sacchi: Gölge oyunu

Kendi halinde bir ayakkabı satıcısıydı. Hatta "bir maçta dört touchdown yaptım"ı dilinden düşürmeyen bir  başka ayakkabı satıcısı Al Bundy'ye kıyasla sporculuk kariyeri son derece sönüktü. Milan'ın başına geldiğinde bunların hepsi dile getirilmeye başlayınca o ünlü yanıtı verdi: "Jokey olmak için önce at olmak gerektiğini fark etmemiştim."

Şubat 86'da Milan'ı satın alan Berlusconi, takımı pek bilinmeyen Arrigo Sacchi'ye emanet etti. İtalyan Futbolu'nda savunmanın tavan yaptığı, liberonun yanı sıra bolca markajcının bulunduğu, hücumun neredeyse tamamen bireysel beceriye özellikle de '10 numara'nın ayağına kaldığı bir dönemde tarihinin gölgesindeki bir Milan'ı devralan Sacchi, kendi yaklaşımını oturtabilmek için kolları sıvadı. Sacchi'nin en önemli farkı, bireysel beceri temelinden çıkıp organizasyon ve topun hareketine odaklanmasıydı. Özellikle savunmanın organizasyonuna büyük bir önem verdi. Hatta bu çalışmalara dudak büken oyuncuları ile uğraşmak zorunda da kaldı. Transferinden kısa süre sonra bu antrenmanlardan rahatsız olduğunu tavırlarıyla belli eden Gullit'e topu vererek "ben beş kişiden organize bir savunma kuracağım, istediğin 10 kişiyi seç  ve hücum yapın. Topu her kaptığımızda 10 metre geriden başlayacaksınız, eğer gol atabilirseniz siz kazanırsınız" demek zorunda kaldı. 15 dakika sonra Gullit'in takımı için saha bitmişti. Bir daha da savunma ve organizasyon antrenmanları konusunda sorgulanmadı.

Sacchi, organize bir savunma, mümkün olduğunca daraltılmış bir oyun alanı ve etkili presle harikalar yarattı. Takımın gücünün temeli  savunmaydı ancak en hücumcu takımlardan biri olmayı da başarabiliyordu. Özellikle doğru yerleşim ve alanın doğru paylaşımı konusunda bıktırıcı çalışmalar yaptırdığı iyi biliniyor. Savunma hattını olabildiğince önde kurarak rakibin alanını olabildiğince daraltmanın en etkili savunma yöntemi olduğu kanaatindeydi. Açıkçası, o dönemin bu güne göre defans oyuncularına çok daha rahat müdahaleler veriyor oluşundan da bolca yararlandı. Hatalar, kırmızı kart görülmeyen son adamı yaka paça indirmelerle kapatılabiliyor ve rakip, Milan kalesinin uzağında durdurulabiliyordu. Bir başka kritik öğeyse presti. Bazen rakibi yavaşlatmak ve doğru yerleşim için zaman kazanmak adına kısmi ya da yalancı pres, bazense doğrudan topu kapmak için pres yapılıyordu. Özellikle aşırı ileride kurulan savunma hattının da yardımıyla oyun alanı 25 metreyle sınırlandırılıyor ve burada oynayacak alan bulamayan rakip karşısında 'gölge futbol' antrenmanlarıyla artık tüm yerleşimi ezberlemiş ekip sonuca gidiyordu.

Real'in akbaba beşlisinden Butragueno, 1989'daki yarı final öncesine dair şöyle bir hikaye anlatır: "Milan antrenmanını gizlice izlemesi için birini göndermiştik. Maç toplantısından önce geri döndü. Merakla anlatacaklarını bekliyorduk. Sadece şöyle dedi: Takım halinde tam sahada maç yaptılar ama ne top ne de rakip vardı." O akşam Milan, Real'i beşledi.

Sacchi, yalnızca İtalya'da değil, tüm dünyada kendinden sonra gelen teknik adamları önemli derecede etkiledi. Hem Mourinho'da hem Klopp'ta hatta Barcelona'da Sachi'den çok önemli izler görmek mümkün. Neredeyse mükemmelleştirdiği takımı Capello'ya devretti. Capello da başarıyı sürdürdü, ta ki karşılarına Van Gaal çoluk çocukla çıkana kadar.

Van Gaal: Sistem değil felsefe

"Futbol felsefeniz sistemden önce gelir, sistem biraz da elinizdeki oyunculara bağlıdır ve değişkenlik gösterebilmelidir. AZ ile 4-4-2 oynayabilirim, Barcelona ile 2-3-2-3 oynamıştım, Ajax 4-3-3 temelindeydi. Ama felsefe hep aynı kalır ve her duruma adapte etme zorunluluğunuz yoktur. Teknik adam merkezdedir ve açık fikirli olmalıdır, aynı şekilde oyuncular da. Herkes aynı amaç için çalışır. Taktik şablonunuzu belirlemeniz de son derece önemlidir. Her oyuncu nerede olacağını bilmelidir, bunun için mutlak bir disipline ihtiyaç vardır ve her iki tarafın da anlaşmaya açık olması gereklidir. Her oyuncu nerede olacağını, kiminle mücadele edeceğini ve takım arkadaşını desteklemek için nerede bulunması gerektiğini bilmelidir."

1995'te favori Milan karşısında Şampiyonlar Ligi finaline çıkan Ajax 11'i gibisine belki de bir daha rastlayamayız. Şu an Hollanda milli takımında yardımcı antrenörlük yapan, oğlu da milli takım oyuncusu olan Danny Blind o takımın kaptanıydı. Rijkaard, Milan'daki 5 yılın ardından dönüş yapmıştı. ve bu ikisi dışında takımda 24 yaş üzeri oyuncu yokken 4 oyuncu henüz 20'sini görmemişti. Kazandılar ve hazırlıksız yakalandıkları Bosman kararının çıkmasıyla o sezon ligi de yenilgisiz kazanan kadro, tarihin en acımasızca yağmalananı oldu.

Van Gaal, son derece agresif bir ön alan presinin yanına topa olabildiğince çok sahip olma ilkesini eklemişti. Getirdiği bir başka yenilik ise takımın hem üçlü hem dörtlü savunmayı bir arada yapabiliyor olmasıydı. Hollanda'dan bir savunma oyuncusu olarak çıkıp Milan'dan orta saha olarak dönen Rijkaard, bu değişimlerin kilit adamıydı. Savunmanın göbeğinde gördükten bir kaç dakika sonra orta alanda görebiliyordunuz. İki yıl önce Bergkamp'ı Inter'e kaptırmışlardı ama önde Litmanen, Kluivert, Kanu üçlüsünden bazen birini bazen ikisini değişik görev ve yerleşimlerde kullanabiliyorlardı. Aynı maç içinden alınmış üç karede takım hücumda da üç farklı formasyonu benimsemiş olarak görülebiliyordu, mükemmel bir esneklik yakalanmıştı.

18'indeki Seedorf önce Sampdoria'ya, sonra da bu kupayı yine kaldıracağı Real ve Milan'a gitti, şimdi Brezilya'da. Edgar Davids ve Bogarde Milan'ı seçti. Overmars Arsenal'e, Kanu Inter'e, van der Saar Juventus'a giderken Finidi Betis'i tercih etti. Kluivert, Reizeger, de Boer kardeşler ve Litmanen ise Barcelona yolunu tuttu. 4 yıl sonra hiç biri kalmamıştı ve Finidi hariç hepsi en az bir şampiyonluk daha yaşadılar. O dönemki menajerlik oyunları ise Ajax'ın dizilişine 'Ajax Formation' olarak yer vermişlerdi. Bugün o diziliş bazılarınca Bielsa'ya atfediliyor ve 3-3-1-3 olarak adlandırılıyor. Oysa Van Gaal'in 3-1-3-3'ü ya da 4-3-3/3-4-3'ü demek belki de daha doğru. Ama bugün de o derecede olmasa bile görebildiğimiz o esneklik yepyeni bir ufuktu.

Mourinho, Guardiola, Klopp: Bana topu kapın!

Bir sonraki evre henüz tamamlanmadı. Ancak bu dönemde en net görülen şey, topu rakipten kapmanın önemi. Maslov ve Lobanovski ile Doğu, Michels ve Sacchi ile Orta Avrupa'da yükselen pres en kritik unsur. Belki Guardiola'yı özellikle Barcelona dönemiyle diğer ikisinden ayırmak gerekebilir ama temeldeki fikir itibarıyla burada kalması daha doğru görünüyor.

Özellikle savunmada mevkilerde uzmanlaşmanın yükselişi, yerleşik savunmalara karşı yeni zorlukları beraberinde getirdi ve savunmayı pozisyon alamamışken yakalamak daha büyük önem kazandı. Mourinho ve Klopp bunun üzerine titriyorlar.

Mourinho her iki geçişi de(savunmadan hücuma veya hücumdan savunmaya) kendi lehine kullanabilmek için elinden geleni yapıyor ve yedi saniye içinde topun rakip kaleye taşınması prensibi Porto döneminden beri sürmekte.  Klopp ise daha agresif ve topu mutlaka kaptırdıktan hemen sonra geri kazanmak istiyor, tüm takımını bu setlerde uzmanlaştırmış. Mourinho için 7 saniye olan kural onun için belki de yarısı. Rakibin savunmada en zayıf olduğu anın topu kapmaya uğraşıp başardığı an olduğu paradoksal gerçeğinden hareket ediyor. Karşıpres ya da kontrapres dediğimiz ve geçen yıl Bayern'in de kopyaladığı şey bu.

Guardiola ise Barça'da mutlaka topu kendine istedi, pres yine mümkün olabilen en uç noktada yapılsa da  öldürücü darbeyi vurmakta acele etmek zorunluluğu yoktu. Topa sahip olmak sıklıkla daha önde tutuluyor. Dar alanda da becerileri yüksek oyuncularının çokluğu bunu mümkün kılarken belki de ağır pres uygulayan takım için dinlenme anlarını da yaratıyor.

Mourinho'nun ustalık alanı geçiş oyunu, Guardiola her zaman topu istiyor, Klopp'sa topun hemen geri kazanımını en öne koymuş durumda. Her üçü de 4-3-3 temelli oyunları bolca yeğliyor, Sacchi'nin prensipleri her üçü için de son derece önemli. Aslında bu üç önemli teknik adam da aynı şeyin, topun peşinde ama ikisi için top kazanıldığında rakibi tek ayak üzerinde yakalamak birinci hedefken Guardiola biraz daha farklı davranmayı yeğleyebiliyor. Futbolda doğrunun tek olmadığının en önemli kanıtlarından biri belki de.

Kaynak: TotemSpor.Com

Son Dakika Spor Devrimlerin 11'i - Son Dakika


Advertisement